Arthur Schopenhauer – Aşkın Metafiziği

Arthur Schopenhauer, 1788-1860 yılları arasında yaşamış Alman filozoftur. Bir başka büyük düşünür olan Nietsche’nin de akıl hocasıdır. Kitapla ilgili araştırma yaparken Aşkın Metafiziği kitabının yazarın en bilinir kitabı olduğunu öğrendim. Henüz diğer kitaplarını okumamakla beraber bir dünyaca etkili bir düşünürün sadece ve öncelikle bu kitapla bilinir olması beni şaşırttı. Belki de bu kitabının en çok bilinir olmasında kitabın isminde yer alan Aşk’ın sihrinden olsa gerek. Ancak Schopenhauer şiirlere, masallara konu olmuş, aşkı, sevdayı o kutsal duygusal bağı bilinen aksine bir şekilde ele alır. Aşk’ın duygusal bağdan öte bilinçaltında türün devamından ortaya çıktığını savunur.

Schopenhauer, kitaba bir hayretini ifade ederek başlar. Aşka dair düşüncelerini aktarmaya başlamadan önce,  filozofların o zamana kadar aşka değinmemiş olmalarına hayret eder. ” şairlerin bu vazgeçilmez, sürekli işledikleri konuyu bir kez de bir filozofun ele almasına hayret etmek yerine insan hayatında çoğunlukla böyle anlamlı ve önemli bir rol oynayan bu meselenin, filozoflarca bugüne kadar hemen hemen hiç dikkate alınmamış olmasına ve el atılmamış, işlenmemiş, ham bir malzeme olarak durmasına hayret edilmelidir.” … ” Bütün bu eserler, içerikleri bakımından, söz konusu tutkunun çok yanlı, kısa ya da ayrıntılı betimlemelerinden başka bir şey değillerdir. ”

Schopenhaueri aşkı onu yaşayan kişinin değil neslin devamı dürtüsünün o kişi üzerindeki iradesi olarak tanımlar.Aşkıniki kişinin ihtiraslı birlikteliğinden daha öte, farkında olmadığımız bir hakikatin parçası olduğunu ifade eder. Bu hakikat türlerin devamının sağlanması, daha güzel bir nesil ortaya koyma dürtüsüdür.

“Başlangıçta sevme eğilimi büyük ölçüde sağlığa, kuvvete ve güzelliğe, dolayısıyla da gençliğe bakarak kendine yön çizer. Çünkü irade en başta insan cinsinin türsellik karakterini bütün bireyselliklerinin temeli olarak göstermeyi ister: Gündelik (sıradan) sevgi, (Afrodite pandemos) bundan pek fazla öteye gitmez ”

Alıntılara geçmeden önce kitapta geçen şu şiirsel ifadeyi alıntıların en üst sırasına yerleştirelim.

” Bunca gürültü patırtı niye? Niye (bunca) itiş kakış, tepinme, korku, endişe ve dert? Sonuçta amaç, sadece her bir Mecnun’un kendi Leyla’sını bulması değil midir

Bu güzel cümleyi sadece iki sevgilinin birbirini aramasının da ötesinde bir anlam içerisinde algılıyorum.

“İnançların, düşüncelerin, karakter ve ruhsal-zihinsel eğilimlerin ahenksizliği ve bunlardan türeyen isteksizlik, tiksinti, hatta düşmanlık durumunda, cinsel sevgi yine de ortaya çıkıp kalıcı olabilir; ama işte orada başka her şeyi görmeyi engelleyecek şekilde gözleri kamaştırır: Onları yanıltıp evlenmeye sürükler; bu durumda çok mutsuz bir evlilik olur bu. ”

“Gerçekte, çok belirli, belirgin, hatta karmaşık bir içgüdümüz vardır; anlayacağınız, öteki bireyi cinselliğin tatmini için öylesine hassas, ciddi, inat ve ısrarla seçip ayıklayışımızda kendini belli eden şeydir bu”

” Bulunduğu mükemmelliği ve kusursuzluğu arayacak, hatta kendisinin karşıtı olan kusurları ve yetersizlikleri onda güzel bulacaktır. Örneğin bu yüzden kısa boylu, ufak tefek erkekler uzun boylu, iri kadınlar ararlar; sarışınlar esmerleri severler, vb… ”

” Her şeyden önce, erkeğin doğası gereği aşkta vefasızlığa, kadının ise sürekli sadakata eğilimli olduğu gerçeği bu incelemeye girer. Erkeğin aşkı, doyum bulduğu andan itibaren belirgin bir biçimde azalır: Hemen hemen bütün öteki kadınlar onu, sahip olmuş olduğu kadından daha fazla çekerler: Erkek değişiklik özler. Kadının aşkı ise, özellikle o andan sonra artmaya başlar. Bu, türü koruyup onun varlığını sürdürmeye bu bakımdan da olabildiğince fazla çoğalmaya yönelik doğanın amacının bir sonucudur. Bildiğimiz gibi erkek, kendisine yeterince kadın sunulduğu takdirde, kolayca yılda yüz çocuk meydana getirebilir; kadın ise, istediği kadar çok erkeğe sahip olsun, ikiz ihtimalini hesaba katmazsak, yılda sadece bir çocuk dünyaya getirebilir. Bu nedenle erkeğin gözü hep başka kadınlardadır; kadın ise buna karşılık tek bir erkeğe sımsıkı sarılır: Çünkü doğa onu içgüdüleri gereği ve hiç düşünmeden, gelecekteki doğumun besleyicisi ve koruyucusunu yanında tutup korumaya sürükler. Bundan ötürü erkeğin eşine sadakati yapaydır, kadınınki doğaldır; dolayısıyla da, kadının ihaneti, nesnel ”

” Dikkate aldığımız, en başta gelen (mutlak; genel) bizim seçimimizi ve eğilimimizi yönlendiren 1. yan, yaştır. Genel olarak (seçtiğimiz kadının) yaşı, âdet görmenin başlamasıyla bitmesi arasındaki döneme yayılır; ancak asıl tercihimizi, on sekiz ile yirmi sekiz yaş arasındaki döneme yöneltiriz. Bu yılların dışındaki hiçbir kadın bizi çekemez: Yaşlı, yani âdetten kesilmiş bir kadına soğukluk duyarız. Güzellikten yoksun gençlik gene de çekicidir; gençlikten yoksun güzellik çekici değildir. Burada bizi bilinçdışı yönlendiren maksadın, sadece üreme imkânıyla ilintili olduğu apaçıktır: Bu yüzden her birey, çocuk meydana getirmeye ya da hamile kalmaya elverişli dönemden uzaklaştığı ölçüde karşı cins için çekiciliğini yitirir. ”

“Gücünün doruğunu fark eden içgüdülerin yönlendiriciliğinde davranmalarıdır. Aslında zaten kadınlar, (erkek) güzelliğine çok az önem verirler; hele de yüz güzelliğine: Bunu, çocuğa verme sorumluluğunu sanki sadece kendileri yükleniyorlarmış gibi bir durum söz konusudur. ”

“Çoğunlukla çirkin erkekleri sevmekle birlikte bu erkeksi özellikleri taşımayan bir erkeğe hiç âşık olmazlar; çünkü kadınlar böyle bir erkeğin kusurlarını karşılayıp etkisizleştiremezler.”

” Kadının kazanılmasında etkili olan başlıca özellikler, iradenin sağlamlığı, kararlılık ve cesaret, belki de ayrıca iyi yüreklilik ve dürüstlüktür. Buna karşılık erkeğin entelektüel fazlaları (avantajları) kadının üzerinde öyle doğrudan ve içgüdüyü etkileyecek zorlama ve güç uygulamazlar; çünkü bunlar babadan (çocuğa) geçebilecek olan özellikler değillerdir. (Erkekteki) akıl kıtlığı, kavrama yetisi yetersizliği, kadınlara zarar vermez: Tersine belki ağır basan zihinsel güç ya da hatta dâhi(lik), (erkekteki) bir anormallik olarak kadının üzerinde elverişsiz etki bile yapabilir. Bu nedenle, sıklıkla, çirkin, budala ve kaba bir insanın (erkeğin), iyi yetişmiş, eğitimli, zihinsel yetenekli, akıllı ve sevimli bir adamı kadınlar karşısında saf dışı ettiğini görürüz. Hatta zaman zaman zihinsel, entelektüel bakımından alabildiğine farklı, uyumsuz varlıklar arasında bile aşk evlilikleri yapılır. Örneğin erkek, kaba, güçlü ve kifayetsiz; kadın hasas ruhlu, ince düşünen, eğitimli, iyi yetişmiş, estetik duygulu vb. olabilir; ya da hatta kadın dâhi ve bilgindir o ise bir kaz kafadır.”

Kadın ve erkeklerin aşka ve aşık olması ihtimalini barındıran karşı cinse bakışlarına dair keskin fikirler beyan eder:  ” Kadınların, bir erkeğin aklına, kültürlülüğüne âşık olduklarını ileri sürmeleri, budalaca, gülünç bir iddiadır; ya da bu yozlaşmış bir varlığın fantezisinin, hayalinin ürünüdür. ”

“Şunu iyice belirtelim ki, burada her bakımdan bireyi tamamen dolaysız (etkisi altına alan), asıl aşkın biricik kaynağı olan içgüdüsel cazibeden söz edilmektedir. Anlayışlı, kültürlü bir kadının, bir adamda kavrama yetisine ve ruha (zekâya) değer vermesi; bir erkeğin, mantıklı düşünme sonucunda, eşinin karakterini tartıya vurup göz önüne alması, ona değer vermesi gibi durumların, burada söz konusu olan meseleyle bir alakaları bulunmamaktadır; böyle durumlar, evlilikte mantıklı bir seçimin dayanağını, açıklamasını oluştururlar; yoksa konumuz olan (içgüdünün hizmetindeki) tutkulu aşkı değil. ”

” Herkes kendi karşıtını tercih edecektir; ama elbette kendi mizacı kararlı ve kesin bir mizaçsa. ”

“Sadece türün ruhu tek bir bakışla onun kendisi bakımından, amaç ve hedefleri bakımından hangi değeri taşıdığını görebilir. Büyük tutkular da zaten kuralda ilk bakışta doğarlar: İlk bakışta sevmeden kim âşık olmuştur ki? (Shakespeare, As you like it, III, 5.) ”

“Aşka dayalı evlilikler, bireyin değil türün çıkarları uğruna gerçekleşirler. Gerçi taraflar kendi mutluluklarını arttırdıklarını sanırlar; oysa gerçek amaçları, kendilerine yabancı bir amaçtır; bu amaç, sadece onların dünyaya getirmesi mümkün olan bir bireyi meydana getirmektir. Bu amaçla bir araya getirilen sevgililerin bundan böyle, ellerinden geldiği sürece geçinmeye çalışmaları gerekir. Ne var ki bu birliktelik, o tutku halini almış sevginin özü olan içgüdünün hizmetindeki vehim ve sanı üzerinden bir araya getirilmiş çift, çoğu zaman başka özellikleriyle olabilecek en uyumsuz vasıfları, yapısal özellikleri taşıyacaklardır. ”

” Onu seviyor ve ondan nefret ediyorum. (Shakespeare, Cymh. III, 5.)”

“Ques res in se que consilium, neque modum hahet ullum, eam consilio regere non potes (Ne mantığı ne de ölçüsü olan şeyi, akıl ile yönlendiremezsin: Terez, Eunuchus, V. 57”

“Bilindiği gibi, mutlu çiftler çok azdır; bunun nedeni, bizatihi evliliğin özünde, şimdiki kuşağın değil, gelecek kuşağın mutlu olmasına yönelik temel amacın yatmasıdır. ”

“Ayıbına sayıp sövmekle işi geçiştirmek, işin kolayına kaçmak olur; ama bu, benim sorunlarla baş etme tarzım değildir; her yerde doğruyu ve hakikati araştırmak ve şeylerin temel nedenlerine inmek biçimindeki doğuştan mesleğimin ilkelerine burada da sadık kalarak, öncelikle, kendini gösteren ve açıklanması gereken fenomeni (vakayı) bu açıklamadan çıkacak kaçınılmaz sonuçlarıyla birlikte fark ve kabul ediyorum. Ne var ki böylesine, temelden doğaya aykırı, hatta doğanın o en önemli ve en temel ihtiyaçlarına uygun düşen çözümüne tam karşıdan etkiyen bir şeyin bizzat doğanın kendisinden doğup ortaya çıkmış olduğu görüşü, öylesine işitilmemiş bir paradoks oluşturmaktadır ki, bu paradoksun izahı, şimdi her şeye rağmen onun temelinde yatan doğa sırrının üstünü açarak çözeceğim çok zor bir sorun olarak kendini göstermektedir. ”

 

Bu kadar alıntıyı okuyup da buraya kadar geldiysen içimi kemiren, naçizane bir düşüncemi de eklemek istiyorum. Yazı gibi kutsal ve duygu yoğunluğu yüksek bir olguyu, bu kadar mantiki çerçevede değerlendirmek ve kadınlarla ilgili ifadeler bana aşırı geldi. Benzer dönemlerde yazılan eserlerde de güzel aşk hikayelerine tanıklık edebiliyoruz. Bu düşünceler ile yazarın hayatını araştırdığımda aslında gençliğinde olağanın dışında bazı olaylar da yaşadığını okudum. Bir metin ne kadar yazardan bağımsızdır sorusu gelip yerleşti beynimin sağ tarafına. Bu soru işaretini de yazıyla paylaşmış olayım.

Leave a Comment