Gündüz Vassaf – Cehenneme Övgü

Cehenneme Övgü, Gündüz Vassaf’ın okuduğum ilk kitabı. İnsan hayatına sirayet etmiş totaliter yaşantılara dair düşüncelerin olduğu bir deneme kitabıdır. Günlük yaşam içerisinde çoğu kişinin yapıp üzerine düşünmediği hususlarda farkındalık yaratabilecek bir kitap. Gündüz Vassaf ismini daha önce duymuş olsam da hayatı ve kitaplarına dair pek bilgim yoktu. Bu kitabı okunacaklar listesinde öne aldıran sebep ise Serdar Kuzuloğlu’nun Gündüz Vassaf’ın “en çok beslendiğim ve en imrendiğim zihinlerden” birisidir demesidir. Serdar kuzuloğlu düşünce ve hayata bakış şekliyle dikkate değer gördüğüm isimlerden birisi. Haliyle kendisinin beslendiği birisinin kitabı merak konusu oldu benim için. Kitabın bazı bölümlerinde “gerçekten benzer düşünüyorlar” dediğim kısımlar oldu. Bazı yerlerde tekrara düşmeler, kopmalar olsa da genel itibariyle faydalı bir kitap. Popüler tabirle “Farkındalık ” yaratma becerisine sahip bir kitap.

Alıntılardan dolayı bu yazı fazlasıyla uzun olacağı için notları burada keserek alıntılara geçiyorum.

“Kişinin istediği saatte yatma hakkını destekleyen, bu özgürlüğe onay veren hiçbir kurum tanımıyorum. Aşk (?) üzerine kurulu olan ve iki kişinin özgür iradesiyle gerçekleşen evlilik kurumunda bile, çiftler yatağa aynı saatte girmezlerse, biri daha geç yatar, geceyi daha fazla yaşarsa, sorunlar çıkmakta gecikmez ”

” Her Allanın günü, aydınlığın karanlığa doğru akışı bizi önüne katıp koşturur. Ama gün boyunca, ister sabah saat on, ister öğleden sonra üç olsun, hepimiz, gündelik düzenin, düzen güçlerinin köleleriyiz. Bizi ayakta tutan, zamanın geçmesi ve gecenin sunduğu kurtuluş umududur. Çünkü, sonunda gece olacağını ve (gündüzle kıyaslarsak) dilediğimiz gibi davranma fırsatına kavuşacağımızı biliriz. ”

” Gün boyunca istediğimiz gibi tuvalete gitme özgürlüğüne bile sahip değiliz, çünkü gündüzler bize ait değil. ”

” Gündüzleri yiyip içtiklerimiz, çoğumuz için, kurumsallaştırılmış ve standartlaştırılmıştır. Halbuki geceleri, hem ne yiyeceğimiz konusunda daha çok seçeneğimiz vardır, hem de onu dilediğimiz gibi hazırlamakta daha özgürüzdür. Ayrıca, yemeğimizi alelacele yemek zorunda da değilizdir. Fast food dedikleri şey, gündüze egemen olan baskıcı güçlere aittir. Gündüzlerin fast food yiyicileri olarak

“Yaşamın anlamı” gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur. ”

” Bugün, yeryüzündeki cehennem sansüre tabi. Tabu sayılıyor. Şimdilerde yaşamın amacı, zengin olmak ve sonsuza kadar yaşamak. Đdeal ölüm, ani ölüm. Ölümden sonraki yaşama duyulan ilginin yerini, ölümsüzlük arzusu almış. Türümüz, ömürlerin uzamasıyla övü- nüyor. Herkes genç görünmeye, genç yaşamaya çalışıyor. Bize daha az iş ve daha çok eğlence vaat ediliyor. Robotlar hepimizin köle sahibi olmasını sağlayacak. Aylaklık edeceğimiz, sürekli tüketeceğimiz zaman hiç durmadan, hiç durmadan artacak. Öyle umuyoruz. Bu elbette meydan okumasız, heyecansız, inisiyatifsiz, ilgi çekici hiçbir yanı olmayan bir cennet. Ellerimizin arasından kayıp gideni duyumsamak mümkün değil – her geçen gün bir öncekinin eşi. Cennet totaliterdir, çünkü vatandaşlara sunulmak istenen yeryüzü cenneti, hükümetlerin kendi tasarımıdır. Bu cennetin nasıl bir şey olacağı, uzmanlar ve politikacılar tarafından kararlaştırılır. Yönetenlerin ”

” Birbirimizi anlayamayacağız korkusuyla, sözcükleri gereğinden çok fazla kullanıyoruz. Konuşmamanın, iletişim kurmayı reddetme anlamına çekilmesinden, kabalık olarak görülmesinden korkuyoruz. Ayrıca, çok fazla konuşuyoruz. Sessizlik bizi ürkütüyor. Sessizliği denetleyemiyoruz. Oysa sessizlikte, sezinlediğimiz ama tanımadığımız dürtülerin, özgürlüğün ve gelişigüzelliğin son noktası saklıdır. ”

” Duyularımızın ortak yaşanmışlığı aracılığıyla aşkı paylaşmaktansa, ona sözcüklerle sahip çıkmaya çalışıyoruz. Her aşk farklı olduğuna göre (farklı kokular, farklı dokunma biçimleri, farklı psikolojik roller), her aşkta, paylaşılan sözcükler de farklı olur, diye düşünüyor insan. Ama, hayır! Kalıp sözcükler, yaşadıklarımızdan daha önemli. Ve “seni seviyorum” tümcesindeki totaliter sahiplenme, tüm aşk deneyimlerini standartlaştırıyor. ”

” İnsanı şaşırtan, hayrete düşüren, tedirgin eden şey sessizliktir. Düzenlenmemiş olan şey, sessizliktir. Tehlikeli ve bilinmeyen olasılıklar vaat eden şey, yine sessizliktir. Hayal gücümüzü zenginleştiren, sessizliktir. Deneyimleri sözcüklere dökmek, o deneyimlerden bir şeyler alıp götürür. Daha az sözcük kullanmak iletişim kuramadığımızı, birbirimizi daha az anladığımızı göstermez ille de. Daha ziyade, dilin “dışlama” eylemiyle tezat oluşturan bir paylaşma sürecidir bu. Sessizlikte daha çok şey izleyebiliriz. Sessizlikte geçmişi, bugünü ve geleceği görürüz. Konuşma sırasında, her şeyi zaman içine ve genellikle de içinde bulunduğumuz ana oturturuz. Konuşmak, “geçici bir ölümsüzlük” peşinde boşu boşuna koşmaktır. “Ben varım” çığlığıdır bu. Sessizlik, zamanla ve sonsuzlukla olan ilişkimizin bilincidir.”

” Merhaba” demenin, “Seni seviyorum” demenin birden fazla yolu var; özgürlük demenin ise hiçbir yolu yok. Çok boyutlu, çok duyumlu deneyimimizi tek bir sözcüğe indirgediğimiz anda, bizi çevreleyen sonsuz zenginliği bozmuş, insanoğlunun hayal gücünü iğdiş etmiş ve totaliter bir düzeni zorla kabul ettirmiş oluyoruz. Dünyayı sözcüklerle tutsak ettik. Bu süreçte biz de, kendi sözcüklerimizin tutsağı olduk. ”

” Delilerle birlikte olmak da böyledir. Önceden üzerinde anlaşmaya varılmış kurallar yoktur. Kendiliğinden ortaya çıkan davranışlar olabilir yalnızca.”

” Yıllardan beri psikiyatristler ve psikologlar, psikiyatrinin geçerli bir bilim dalı olduğunu, psikiyatriste gidenlerin “iyileşme” şansının gitmeyenlerden daha yüksek olduğunu kanıtlamak için türlü araştırmalara girişmişlerse de, bunda başarılı olamamışlardır. ”

” Yaratıcılık, dünyaya ve evrene bakış açısından sonsuz kombinasyonlar içerir. ”

” Artık, hiçbir şey derinlemesine duyumsanmıyor. Derinliğe vakit yok. Tüm deneyimler, uçarcasına yaşanmalıdır. Deneyimler artık taşınır mallar gibidir – alınır, atılır, canımız çektiğinde kullanılırlar. Yirminci yüzyıl deneyimi, mağazadan bir şey satın almak gibidir. ”

” Dışarıdan içeriye göz atıldığında, hemen hemen bütün apartman dairelerinde TV aygıtlarının aynı yerde durduğu göze çarpar. Televizyon seyretmek için oturulan kanepe de hep aynı yerdedir. Tıpatıp aynı yerlerde yemek yer, bağırsaklarımızı boşaltır, cinsel ilişkide bulunuruz. Herhangi birimizin, hiç tanımadığı bir apartman dairesine girip, sanki yıllardır orada oturuyormuş gibi her şeyi yerli yerinde bulması işten bile değildir. Günümüzün yaşama mekânları, sâkinlerinin bireysel ve kültürel farklılıklarını yansıtmıyor artık. Bu totaliter yaşama mekânları aracılığıyla, insanın kişiliğini çevresine yansıtmasına yönelik tüm yaratıcılığı köreltilmiş, yok edilmiştir. ”

” Başımızı dinleyecek bir köşemiz bile yok. Dışarıdaki baskıdan kaçabildiğimizde, bu kez de kaçtığımız tek işlevli mekânın, evimizin tutsağı oluyoruz. ”

” Bir zamanlar, bir başka yaşam düzeninde, tahta banyo fıçısı herkesin gözü önünde durur, aile bireyleri neşe ve sevecenlik içinde birbirlerini sabunlarlardı. Mahremiyet bile, bize, düzenin ölçülerinde ve o ölçülere uygun mekânlarda yaşanacak biçimde empoze edilmiştir. Artık, mahremiyetimizi yaşayacak kişisel mekânlardan da yoksunuz. ”

” Kahramanın, kahramanlığıyla ilgili olmayan günlük yaşantısı sansüre tabidir. Biz genellikle, kahramanın horlaması, annesiyle sürtüşmeleri, şakaları, nefesinin kokması, yüzünün kızarması hakkında hiçbir şey bilmeyiz. Sabahlan nasıl bir ruh hâli içinde uyandığından hiç haberimiz olmaz. Bu tür ayrıntılar, kahramanın insânileşmesinin başlangıcı, dolayısıyla ölümü demektir.”

” Kahramanın tersine, bizler çelişkili şeyler yapabiliriz. Kahraman ise kararlı ve tutarlı olmalıdır. ”

” Özgür toplumda kahramanlara yer yoktur. Özgür insanın kahramanları olmaz.”

” Çin Halk Cumhuriyeti ve Başkan Mao’dur. Neredeyse bir gecede (ama ölümünden sonra) onun temsil ettiği her şey yeni yönetim tarafından karalandı. Bir milyarı aşan nüfusuyla dünyanın en kalabalık ulusu da bunu tümüyle onayladı, en yakın destekçileri ve karısı dahil. Çin’in politikasında ve yönetiminde köklü değişikliklere tanık olduk ”

” Kahramanlar, insanın tüm özgürlüğünü elinden alırlar. Nasıl yaşayacağımızı bize dayatırlar. Tüm kahramanlar totaliterdir. ”

” Kahramana duyduğumuz gereksinim, kendi içimizdeki güvensizlikten doğar. ”

” Toplumun birçok kesiminde, gündelik meseleler gündelik hararetli tartışmalar sürüp gider. Ne var ki, bu meseleler genellikle çok kısa ömürlüdür. Sık sık değişirler. Sorunlar önümüze geldikçe, önümüze getirildikçe biz de onları hararetle tartışır dururuz. Yani, meselenin kendisinin tarihi ve genel boyutlarından çok, o meselenin günlük tartışmalarıyla uğraşırız. Mesele günlük olaydır, ancak bu günlük olaya “tarihi önem” taşıyan bir olay gözüyle de bakılır. Ne var ki daha bir hafta önce olan ve elbette tarihi önem taşıyan bir başka olay, kolektif benliğimizde fâzla yer tutmaz. Hatta kimi zaman dünkü gazetenin manşetleri bile unutulup gitmiştir. Tarihi mesele denen şey anında uçup giden bir olaydır aslında. ”

“Basılı gazetenin avantajı, insanın her zaman geriye dönme, belli bir haberi yeniden okuma, yanında bulunan birine gazeteden bir alıntı yapma, hatta bir iki kez dikkatle okuyup düşündükten sonra yayın yönetmenine bir mektup yazma şansı sağlamasıdır.”

” Örneğin, İngilizlerin, Japonların gizli şifresini çözerek Pearl Harbor’a yapılacak baskını önceden öğrendiklerini, ama bu bilgiyi, ABD’yi II. Dünya Savaşı’na girmeye zorlamak için kasten gizli tuttuklarını, kamuoyu olarak bizim öğrenmemiz kırk yılı aşkın bir süre aldı.”

” İktidarların en büyük korkusu muhalefet değil, ciddiye alınmamaktır. ”

” Zimbardo’ya göre, “cezaevi deneyimi, bir haftadan az bir zamanda, bir ömür boyunca alınan eğitimi (geçici olarak) boşa çıkarmıştı: insani değerler askıya alınmış, in san yaradılışının en çirkin ve aşağılık patolojik yanı su yüzüne çıkmıştı.” Sürekli değişme ve derhal ait olma. ”

” Tüm tarafların kendi kahramanları, ilkeli kişileri vardır. Düşüncelerine sımsıkı bağlı bu fedakâr kişiler, taraflara destekçilerinin gözünde moral çekicilik kazandırırlar. Diğer taraflara karşı moral ve etik üstünlük iddiasında bulunmaları da bu kişiler sayesinde mümkün olur. ”

”  İhanet insanın hoşuna gider ama hainler iğrençtir.’ Miguel de Cervantes ”

” Ölümü yadsımak, yaşamı yadsımanın en güçlü göstergesi. Ölümlü olduğumuzu, öleceğimizi hemen hiç düşünmeyerek kendimizi zihinsel bir deli gömleği içine sokuyoruz. Yaşadığımız, kokladığımız, gördüğümüz, dokunduğumuz her anın bir daha gelmeyeceğini hissettiğimiz anlar o kadar az ki. ”

” Ölümü dışarıda bırakan tüm düşünce ve eylemler, yaşamı mülk edinme çabasına götürür insanı.”

” Komşularımız, bakkalımız, öğretmenimiz gibi bize yakın insanların ölümlerini paylaşmadığımız gibi, cenaze törenlerinin, gömme törenlerinin, asılmaların, ölülerin yakılmasının bile farkında olmuyoruz. Yıllar yılı hemen her gün görmeye alıştığımız yarı-anonim kişileri (bizi işe götüren otobüs şoförü, her zamanki benzin istasyonunda parayı alan adam, ofisimizdeki asansörcü, postanede pul satan adam vb.) artık görmemeye başladık mı, hemen unutuyoruz. “Gösteri devam etmeli” kuralı, yalnız tiyatro için ”

” Yaşlılar çeşitli yerlere kapatılırken, bebekler şimdi hemen her yere birlikte götürülüyorlar. Toplumun ve insan türünün çocuklara gösterdiği anlayış, katılma ve iletişim ruhu yaşlılar için söz konusu değil; onlara katlanılması gereken birer yük olarak bakılıyor giderek. Giyim örneğine dönecek olursak, şimdi çocuklar için özel giysiler ve modalar olduğu halde, yaşlılar için artık özel bir giyim tarzı yok. Geçen yüzyıldaki kendine özgü giyim tarzlarından yoksun bırakılmış oldukları gibi, şimdi genç görünmeye, gençler gibi giyinmeye özendiriliyorlar. Yaşlanma, yaşlılık ve ölüm marjinalleştiriliyor, bertaraf ediliyor.”

“Toplumun laikleşmesi ve bunu izleyen ateizm de ölüm unutkanlığını güçlendirmiştir. Bilinmeyeni bilinir kılmakla, korkuyu azaltırız. Birçokları için mükemmel yaşam, her şeyin önceden kestirilebildiği Đsveç misali mantıklı düzenli bir toplumdur. Bilimin kesin arayışı da işte tam bu amaca, önceden kestirme ve bilme amacına yöneliktir. Günlük yaşantılarımızı denetlemek suretiyle cennetsi ya da sağlıklı bir gelecek toplum tarafından “garantiye” alınır. Ölüm unutkanlığı bizi rahat ve güvenli bir ruh haline götürür. Günlük eğlenceler, zevkler ve sorunlarla kendimizi meşgul etmemiz yeterli. Sorunlar her zaman birbirini kovalayacağı için, hiçbir sorun birey üzerinde varoluşsal bir etki yapacak kadar derin de olamaz. Ölüm unutkanlığı insanı varoluşa ilişkin hiçbir korku duymama gibi bir ruh haline yöneltir.”

” Bize korkudan arınmış bir toplum ve yaşam güvencesi verenler, aynı zamanda öz- gürlüğümüzü elimizden alıyorlar. Korkudan arınma karşılığında özgürlüğümüzü takas ettiklerimiz, yeni korku kaynakları haline gelirler. Güvenlik ve kölelik nasıl el ele giderse, korku ve özgürlük de öyledir. Korku, insan yaradılışının bir parçasıdır. Bizi uyutmalarına, uyuşturmalarına ve aldatmalarına izin versek bile, korkunun kökü kazınamaz. Korkmayan insan, yüzü kızarmayan bir insan gibidir. Yüzü kızarmayan insanın etik duygusu yok demektir. Korkmayan insanın temel bir yaşam ve ölüm duygusu yoktur. Ölümü unutmak, korkuyu unutmaya yönelik boşuna bir çabadır. İnsanın ölümlü olduğu gerçeğinin toptan yadsınması anlamına gelir. ”

“Kendini yalnızca sanatı aracılığıyla ifade eden kişi siliktir. Yarattığı nesnenin ardına gizlenmeyi seçiyor demektir. Kendini, gündelik yaşantılarını sürdürenlerden uzaklaştırıyor demektir. Yarattığı şeyler aracılığıyla yorumda bulunur, eleştirir, başkaları adına acı çeker. Böylece yabancılaşır ve buruk, katı biri olur çıkar. Yaratıcılık da, yüceltici olmak yerine mahkûm edici bir eylem halini alır. Başkalarıyla pay- laşılmayan yaratıcılık, sahiplenici, mülkiyetçi bir yaratıcılık haline gelir. Yaratıcı, yaratıcılığını yarattığı nesneyle sınırlayarak bizi de birer nesne haline getirmekte ve öyle kullanmaktadır. Biz de yaratıcının nesnelerini değerlendirme, kabul etme ve alkışlama yoluyla, gündelik yaşantımızın mahkûm edilme sürecini güçlendiriyoruz”

” Eskiden kemani çalmak, aileyi ve cemaati bir gelenek duygusuyla içine alan ve gündelik yaşantının önemli bir parçası olan bir uğraştı.! Şimdiyse, keman çalan kişi, yabancılaşmış yaşantısında biri öz ve anlam peşinde koşan bireyden ibaret ”

” “Şairler susacak, Şair olduğunda herkes” diyor şair arkadaşım Reşit Ergener. ”

 

” Fikir birliği bizi birbirimize kaynaştırır. O zaman da, yalnızca aynı soruları sormaya başlamaz, aynı zamanda aynı cevapları arar hatta aynı kitapları yazarız ”

” Hiçbir şey seni yolundan alıkoymasın. Azim ve disiplin sayesinde yapamayacağın şey yoktur. Bunu başaracak yeteneğe kesinlikle sahipsin.” Bu sözler böyle sürüp gider. Ana babalar, hocalar, psikologlar, en iyi arkadaşlar, hepsi bunları söyler ve sen de bunları tekrarlar ve hepsine de inanırsın. Bütün bunların ne kadar saçma olduğu, bir gün şu ilanı okuduğum zaman kafama dank etti: Yüzünde kararlı bir ifade okunan eli yüzü düzgün orta yaşlı bir kadın fotoğrafının altında, “Bu kadının belirli amaçları var,” diye yazıyordu. “Ve biz de onu oraya ulaştıracağız.” Borç vermek isteyen bir bankanın reklamıydı bu.”

” Daha “merhaba” dediğimiz anda, “Bu ilişkiden ne gibi bir fayda sağlayabilirim acaba?” düşüncesi geçer aklımızdan ”

“Oysa, değişiklik tohumunu, bambaşka bir şey yapma potansiyelini içimizde her zaman taşırız. Irmağı geçerken bile at değiştirebilmeliyiz; düzen böyle yapılmaz diyor diye bundan çekinmemeliyiz. Daima bu olasılığa açık tutmalıyız kendimizi, bu olasılığın var olduğunu unutmamalıyız. ”

” Sevgiden vazgeçerek önceden belirlenmiş istasyonlarda durup, tarifeye göre yol alan bir tren ya da sadece ikmal yapmak için duran bir yarış arabası gibi hayatı yaşamadan tüketmek pahasına hedeflerine varan bunca insan olduğunu görmek, şaşırtıcı olduğu kadar üzücü de. Çok amaçlı yirminci yüzyıl insanında dürtü var, ama derinlik ve yoğunluk yok. Şunu satın almak, bunu başarmak, yeni bir deneyimden geçmek gibi hedeflerimiz var. Hedef ve amaçlarımız yüzünden, hayatı yaşamak yerine tüketiyoruz. Hayatla yekvücut değiliz artık. Hayatlarını belirli, sabit amaçlara indirgeyenler, hayatla yekvücut olmadan onun yüzeyine tutunma çabasındadırlar. Duygu ve düşüncelerimizle kendimizi hayatın akışına bırakarak kendimizi “bulabiliriz” ancak. Bu, kendini kaderin rüzgârına ya da kısmetin eline bırakmak demek değildir. Asla. Yola çıkmadan önce ihtiyar denizcilerle konuşmalı, rüzgârlara kulak vererek onları tanımalı, sabırla tekneyi hazırlamalıyız. Sonra da engin deniz. Ama o zaman bile başka düşlere, değişikliklere ve koşullara açık tutabilmeliyiz rotamızı. Oysa, kendimizi ömür boyu sabit hedeflerle sınırlayarak sadece limandaki teknelere binmeyi ve bilinen iki iskele arasında yolculuk yapmayı yeğliyoruz. ”

” Yirminci yüzyılın ikinci yarısı, hap yutan bir toplum olarak nitelendiriliyor. Duygularımızı haplarla düzenliyoruz ki bu da totalitarizmin bir başka örneği tabiî. Ayrıca, “düğmeye basan” bir toplum da olduk. ”

” Ergonominin başlangıçtaki amacı, kullandığımız aletleri insanın fiziki özelliklerine uygun biçimde ge- liştirmekti. Örneğin, çiftçinin en az çaba ve sırt ağrısıyla en çok işi yapmasını sağlayacak mükemmel küreği geliştirmek; insanın gözlerini yoldan ayırıp ölümcül bir kazaya yol açmasını engellesin diye, bir bakışta arabasında neler olup bittiğini anlamasını sağlayacak mükemmel gösterge panelini hazırlamak gibi. Başlangıçtaki fikir sözümona buydu işte: Makinenin insan gereksinimlerine uyması ve insan ha- yatını daha kolay ve güvenli hale getirmesi. Derken, bir noktada makine egemen oldu. Hayat, etkili ve mükemmel sistemler bağlamında düşünülüp öğretilmeye, düşünce süreci de akımlar ve akış sistemleri bağlamında ele alınmaya başladı. Sibernetik, insan davranışlarını açıklamakta kullanılan bir paradigma halini aldı. Makine terminolojisinin giderek daha sık kullanılmasıyla birlikte, gündelik söz dağarcığımız da değişmeye yüz tuttu. Dilde insanın hayal ve isteklerine yapılan göndermeler giderek azalırken, makineyi betimleyen, makinenin işleyişini tanımlayan, niteleyen ve bunu bizim davranışlarımıza yansıtan bir dil ortaya çıktı. Dil, belirli ve kesin bir hal aldı ”

” İlerlemekten, sürekli ilerlemekten başka hiçbir şeye ayıracak vaktimiz yok. Böyle yaptığımız için alkışlanıyoruz, böyle yaptığımız için kendimize alkış tutuyoruz. ”

“Oyunu sürdürmesinin nedeni, yeterince öldüremeden kendisinin öldürülmüş olması.”

” En önemsizinden en önemlisine kadar çevremizdeki her şeyi kategorilere ayırıyor, her şeyi öncelik sırasına göre diziyoruz. Kendi kendisine madalya takan bir general gibi biz de kendimize her şeyden daha önemli bir konum veriyoruz

” Çıkarlarımızı ve kişiliklerimizi korumak için artık gitgide daha akılcı bir şekilde “seviyoruz.” Ve akim zaferiyle birlikte aşka son veriyoruz. ”

” Kusurlu insandan korkuyoruz; ona acıyoruz, onu hor görüyoruz, ondan tedirginlik duyuyoruz. Kusursuz insan imajımıza dayanarak aşağılıyoruz onu. Sağlam kafa ve sağlam vücuda sahip olduğumuzdan, kendimizi mükemmel idealine daha yakın hissediyoruz. “Ah bir tek o sivilce olmasa” diyerek, kendilerinin gerçekten mükemmel olacağına inanan o kadar çok kişi var ki aramızda ”

” Evet, belirli bir duyu ya da organdan yoksun oldukları doğru, ama bir organdaki eksikliklerini başka organlarla giderdikleri de aynı derecede doğru. Engelli ya da sakat diye adlandırdığımız bu insanların, diğer duyularıyla bizim belki de hayal bile edemeyeceğimiz kadar özel ve olağanüstü bir ilişki geliştirdiklerine şüphe yok.”

“Bir gelişimiz olduğu gibi bir gidişimizi de olacak. Biz bir sonuç değiliz. Bir son da değiliz. Daha; görkemli, daha güçlü, daha güzel bir hedefe doğru yükselmiyoruz. Bir amacımız yok. Önceden belirlenmiş bir kaderin parçası değiliz. Durmaksızın değişen bir sürecin parçasıyız yalnızca. Ölümsüzlük diye bir şey yok: Ne bireyin ölümsüzlüğü var, ne türlerin, ne yeryüzünün, ne Güneş’in, ne güneş sisteminin, ne de galaksilerin. Her şeyin bir birleşme süreci, görünürde bir başlangıcı ve şekillenme aşaması var; sonra ortadan kayboluyorlar, ebediyen değişen, ebediyen birbirlerini etkileyen bir süreç içinde, yeni biçimler alarak bir başka yerde ortaya çıkıyorlar.”

” Artık dinin de bilimin de üzerimizde eskisi kadar etkisi yok. Çağın hakimi onlar değil artık. Yarını düşünmez olduk. Birbirimizle, kendimizle ve gezegenimizle olan ilişkilerimizin temelinde “Benden sonra tufan” anlayışı yatıyor. Türümüz, bir boşluğun, bir vakumun içinde görüyor kendini. Başını kuma gömen devekuşu gibi biz de tür-merkezci bir dünya düzeni yarattık. ”

” Rönesans sonrası devlet, bütün insanları Yunan heykelinin suretinde yaratmaya çalışmaktadır.”

” Çocuk sahibi olmamızın en temel nedeni, bunu yapma gücüne sahip olmamız tabiî. O kadar maymun iştahlıyız ki, yapabileceğimiz ne varsa çoğunu yapmaya çalışıyoruz. Yapabildiğimiz için yapıyoruz, yapmayı seçtiğimiz ya da yapmaya karar verdiğimiz için değil. Sırf yapabiliyoruz diye çocuk yapmak  olacak iş mi?”

” Çocuğun sözde uygarlaştırılması sadece toplumsallaşma değildir. Toplumsallaşma toplumun yap ve yapma dediklerini öğrenmektir. Uygarlaşma ise aynı zamanda estetik ve bilişsel koşullandırmadır. ”

” Çocuğu kendi geleceğimizin düşlerinin bir parçası olarak istiyoruz. ”

” Çocuksuz mutlu olmayan kişi, çocukla da mutlu olamaz. Bir başka insanın sırtından mutluluk talep etmeye hakkımız yok. Mutluluk her yerdedir. Ancak her yerde mutluluğu bulan kişi bir çocukla da mutlu olabilir. Nice babalar oğullarını ve hatta kızlarını kendileri gibi olmaya zorlamışlar, onları kendi kafalarındaki kalıba dökmeye çalışmışlardır. Ve çocukları ömür boyu, ya bu beklentileri yerine getirmek ya da onlara başkaldırmak için didinir. Yeter! Ortada yaşam var. Yaşam, her türlü beklentiden önce gelir. O her şeyin üstünde. Yaşam bizimle bir. Biz de onunla biriz. ”

” An’ın içinde kaybolun. ‘An’ı yaşayın. Ama ‘an’ı yakalamaya çalışmayın. Yaşamlarımızda sihirli ‘anlardan oluşan bir sirk kuruyoruz. Yaşamlarımız, her olayın bizi sihirli bir ‘an’a götüreceği umuduyla yaşanan bir olaylar dizisi. Sihirli ‘an’ı kutlama törenleri yapıyoruz. Sihirli ‘an’ ritüelleri: Doğum, bir sihirli ‘an’ törenidir. Düğün de bir sihirli ‘an’ törenidir. Zifaf gecesi, karı kocanın, iki sevgilinin bir arada geçirecekleri ilk gece, bir sihirli ‘an’ törenidir. Törenlerin provasını bile yaparız önceden.”

Günümüzde, geçmiş uygarlıklarımızda aşk intihara, cinayete, alkolizme, sadizme, işkenceye, şerefsizliğe götüren büyük bir sorun haline gelmiş. Duygularımızı abartıyoruz. On sekizinci yüzyılda, Lotte yüzünden intihar eden ve tüm Avrupa’da binlerce genci intihara sürükleyen Goethe’nin “genç Werther”i, aşkı sahiplenmenin ve mülk edinmenin bir örneğidir. Đnsanın sevdiğine sahip olma tutkusu aşkın kendisinden ağır basmaya başladığı an, bu aşk değildir artık. Aşk yaşamdan güçlü olamaz, özgürlükten yoksun olarak da varlığını sürdüremez. ”

“Amerikalı yazar Saul Bellow’un dediği gibi, “Radyasyondan çok birbirlerinin kalplerini kırmaktan ölüyor insanlar.” “”

” Birbirimize elimizi uzatacak yerde haplara uzanıyoruz.  “

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir