Güray Süngü – Vicdan sızlar

Vicdan Sızlar Güray Süngü’nün yayınlanan on kitabının içerisinde ki dördüncü öykü kitabıdır. Öykü kitaplarının yanında altı tane de romanı vardır. Deli Gömleği, Hiçbir Şey Anlatmayan Hikayelerin İkincisi, Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk’tan sonra yazarın yayınlanan son öykü kitabı. Kitapkosem.com’da daha önce Düş Kesiği, Deli Gömleği, Hiçbir Şey Anlatmayan Hikayelerin İkincisi ve Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk  kitapları ile ilgili yazılar paylaşmıştım. Ancak bu yazıların büyük bir kısmı alıntılardan oluşuyordu. Bu süre zarfında Güray Abi’nin (Güray Abi meselesine birazdan geleceğim)  diğer kitaplarını okuma ve dergilerde yayınlanan yazıları takip etmeye çalıştım. Ve gün gelip Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı ve Vicdan Sızlar kitaplarını da bitirince bloga kitaplarla ilgili notlarımı yazmam gerekti. Ancak bunun için kitapları tek bir sefer okumanın yeterli olmadığını düşünüp ikinci defa okumaya karar verdim. Ki maalesef bir kitabı ikinci defa baştan sona okuma kolay kolay yapamadığım bir şey. Şu ana kadar üç kitabı ikinci defa okudum ki bunlar: Suç ve Ceza -ikincisinde daha da çok beğendim-, İçimizdeki Şeytan -ilkinde çok beğenmiştim; acaba abarttım mı diye düşünüp tekrar okuyunca ilki kadar etkilenmedim. Bu sefer de ön yargılı mı okudum diyerek üçüncü defa okumaya karar verdim.- ve Vicdan Sızlar. Vizdan Sızlar kitabını ikinci defa okuyunca ise iyi ki okumuşum dedim. Zira hem anlatım hem de hikayeleri anlama adına oldukça yararlı bir okuma oldu. Güray Süngü üslubunun bir özelliği de farklı ama oturmuş bir tekniğin iyi bir kurguyla anlatılmasıdır. Sınırları kolayca belirlenemeyecek teknik, -parçalanmış bile olsa- final bölümünde kendisini hissettiren kurgu ile anlatımı güçlü kılar. Güray Abi öyküsü ya da kitabı bu bakımdan üslubuyla kendisinin Güray Süngü’nün kaleminden çıktığını söyler. Güray Abi demişken bu yazıda yer alan “Güray Süngü” ve yazar ifadelerinin hepsini Güray Abi olarak yazıp okuduğumu belirtmek isterim. Çünkü her şeyden önce abi olarak görürüm kendilerini 🙂 Ancak yazının ruhuna uygun olması açısından bazı kısımlarda Güray Süngü veya yazar ifadelerini kullanacağım.

Bu uzun girizgahtan sonra Vicdan Sızlar ile ilgili naçizane görüşlerimi ifade edeyim. Kitabı okurken zihnim yazarın önceki öykü kitapları ile Vicdan Sızlar kitabını kıyasladı . Ve ilk aklıma gelen şey Vicdan Sızlar’daki öykülerde ki – çoğunda- alt metnin kendisini daha çok hissettiriyor olması. Bu konuyu aşağıda biraz daha açıklamaya çalışacağım.

Vicdan Sızlar kitabı on yedi öyküden oluşuyor. Vicdan Sızlar öyküsüyle başlayan kitap Dünyanın En Orta Yeri öyküsü ile son buluyor. Kitabın ismi gibi bazı öykülerinin de isimleri oldukça güzel : Hasarla Beslenen, Cana Kıymık, Küle Dön…, Maalesef Yasemin Çok Güzeldi. Öykülerde bir çok farklı mekan ve farklı zamanlar kullanılmış. Kimi zaman bir arka sokaktayken kimi zaman Ortadoğunun bir sahilinde buluyoruz kendimizi. Kitapta toplumsal konulara dair öyküler de yer almaktadır. Kimi zaman mahallesi elinden alınanların, Kimi zaman dil değişiminin zorluğunu yaşayan insanlar, kimi zaman mülteciler. Ancak bu toplumsal olayların anlatımındaki ustalık bu olayları sadece hikayenin bir parçasıymış gibi gösteriyor. Bu sayede toplumsal bir gerçekliği değil hayata dokunan sahiciliği okumuş oluyoruz. Anlatıcının düşünceleri bir mesaj halinde değil de anlatımın olağan akışı içerisinde anlatıma dahil edilir.

” …Savaşa katılan herkes nihayetinde kötülerden olduğu için .. ”

Güray Süngü üslubunu oluşturan anlatımda bir çok teknikle karşılaşmak mümkün: Gerçeküstülük, metinlerarasılık, cümle tekrarları, metafor… Öykülerde metinlerarasılık çokça karşımıza çıkmaktadır. “Coğrafya kitabımın ilk sayfasında “coğrafya kederdir,” yazıyordu, kederi sevmezdim ama coğrafyayı sevmiştim. “(s.12)

Güray Süngü’nün anlatımında sürekli şaşırmak mümkündür. Bir şey söylenir ama asıl söylenecek şey o değildir. ” Vida veli elektrikçi de çalışıyordu. Ama lakabı oradan gelmiyordu. “, “Ben bu şarkıları duydum da mı unuttum, duymadım da duydum sandım hatırlamayınca da ondan unuttum sandım. Nereden bileyim nereden düştü aklıma … “(s.74), ” Annem dilsizdi. Çok güzel şarkı söylerdi. ”  şeklinde tezat gözüken ama bu tezatlığı cümlelerin inandırıcılığını zerre azaltmayan ifadeler çok sayıda. Bunlar yeterli örnekler olmayabilir ama bu notu ilk cümlenin yanına yazmışım, öykülerde benzer örneklere sıkça rastlanabilir. Yazar sadece anlatımıyla bizi şaşırtmaz; bazı öykülerde final bölümü için birden fazla seçenek sunar. Lan öyküsü ve Cana Kıymık.

Güray Süngü’yü farklı kılan en önemli özelliklerden biri teknik anlamda oluşturmuş olduğu üslubudur. Bir çok teknik kullanılmasına rağmen anlatımın kendisi son derece sade kalmayı başarır. Ancak bu sadelik asla bir tekdüzelik değildir. Bir sanatçının ustalıkla ördüğü rengarenk bir duvarın karşıdan bakıldığında muhteşem bir ahenk ve sadelikle görünmesi gibi bir saflıktır. Bu teknik ve kurgular bir çabanın dışında olağan bir anlatımmış gibi hissedilir. Kısa cümleler, kimi zaman argo, kimi zaman kahramanı sahici kılan konuşmalar, kimi zaman metinlerarasılık kimi zaman ise alternatifli sonlar ve yazım farklılıkları.  Bazı öyküler olduğu gibi aktarılsa da çoğu hikayesi bir çok detay verilmiş olmasına rağmen kafada bir boşluk payı bırakır. Okur anladığını düşünür. Anlatıcı sözünü ne üstü açık bırakıyor ne de bulunamayacak kadar karmaşık bir kurgunun içinde kaybediyor. Burada bir benzetme yapmak gerekirse alt metin, kapısı kilitli ama kilidi kapının hemen yanındaki doğalgaz saatinin üstünde bırakılmış kapının arkasına saklanmış gibidir. Ama bu saklanma asla bir bilmece şeklinde değildir. Yazar bu ipuçlarını hissettirir ama söylemez. Bu okurun hoşuna da gider. En azından ben kafamda bu sorularla karşılaşmaktan memnun oluyorum. Öykülerin kurgulanışı kimi zaman her şeyi finale bıraktırır.Bu finaller çoğu zaman şaşırtıcı ve çarpıcıdır. Bunu söylemişken burada Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı’nı anımsamadan geçmeyelim. O ne güzel bir finaldir sayın okurlar. Şimdi kitabımıza geri dönebiliriz. Anlatım, kurgu ve dilin ustalıkla kullanımı bazen hikayenin çok önüne geçmektedir. Ancak bu asla tekniğe boğulmuş bir öykü ya da arkaya atılmış bir hikaye şeklinde ifade edilemez.

Öykülerin birkaçından kısaca bahsedecek olursak;

“Vicdan Sızlar” öyküsünde, bedeni kıyıya vuran Aylan bebek hatırlatılır.

“Açılım” adlı öyküde; ihtilal günlerini geçirmiş, işkence görmüş ve  sonrasında karakoldan eve getirilen bir çuval anı vardır ki öyküyü vurucu bir finale kavuşturur ama yazar burada bitirmez, devam eder : ” Şimdi bunları bir dergiye göndersem , bunlar gerçek mi derler. Gerçek desem yaşadın mı derler. Yaşadım dersem , anı yazısı bu, öykü değil, yayınlayamayız derler. Yaşamadım, kıçımdan uydurdum dersem… güzel ülkemin canı yanar. Yanmaz mı ? Ülke insanın yanında nedir ki. “şeklinde sona erer.

Hasarla Beslenen cümle tekrarları hikayenin sahneler halinde anlatılması gibi farklı tekniklerle anlatılmış bir öykü. Kısaca ” hasarla beslenmek; Arka mahallenin uğraşı, görevi. Bir nevi varlık sebebi. ”

“Unutursam” öyküsünde, anlatıcının sağ elindeki serçe parmağında başlayan çürümenin hikayesi anlatılır.  Öykü, biçim bakımından da farklı bir tekniğe sahip. Bold harflerle başlayan öykü, bölümler şeklinde devam eder. Bu öyküde görünce çok hoşuma giden ve ince düşünülmüş bir şey olan bazı kısımlar da yazının fontunun oldukça küçük şekilde yazılmasıdır. Bu kısımlar anlatıcının içinin ezildiği, başını iki elinin altında dizleriyle birleştiricesine anlattığı kısımlardır. “içim kavruldu, ezildi.”  (s.32). İlk okuduğumda ifadenin bu şekilde biçimlenmesi, vuruculuğu bir tokat etkisi yarattı diyebilirim. Öykü unutma ve alışmanın çürümeye doğru giden yolunu anlatır. ” Bir sabah içimde o azaptan eser olmadan uyandım. İçimde o azaptan eser olmadan uyandığım sabahın, yatmadan önceki son sigaramı içerken sağ elimin serçe parmağındaki çürümeyi gördüğüm gecenin sabahı olduğunu ise çok ama çok sonraları anladım. Bütün etlerim kararıp döküldüğünde, yürüyemez, konuşamaz, nefes alamaz olup kapkara ve çürük bir et yığını olarak son soluğumu almanın ve vermenin az öncesinde anladım. ” s.34

Alternatif sonlar yazmak yazarın zaman zaman kullandığı bir teknik. “Lan” adlı öyküde de bu durumu görürüz. Normal zamanlarda arkadaşlarının maça almadığı karakterin maça girme fırsatı bulunca yapabileceklerini anlatan ve üç alternatifli finali olan bir öyküdür.

Cana Kıymık öyküsü bir şiiri yakalamak için çabalayan bir gencin hikayesini anlatır. Sadece ismi bile bu öyküyü kıymetli kılar. Neden kıymak değil de kıymık olduğu ise öykünün içerisinde gizlidir. ” Bu gece bir şiir yazıp, canıma kıyacağım. Sabah başka birisi olarak kapıya gelince, beni tanımazsan, benimdir. Yok tanırsan, kov beni, koyma içeri… ” s.52

“Cana Kıymak”, “Evvel ahir, Batın Zahir” ve “Maalesef Yasemin Çok Güzeldi” adlı öyküler aşkın ve deliliğin, kırgınlığın ve cinnetin en güzel şekilde harmanlanmış hali. Evvel Ahir, Batın Zahir öyküsü şu kıymetli finalle sona erer:  ”  Misal bak, bunların hepsi aynılar, ama kendilerine bakıp kendi renklerini görüyorlar, öbürkülerine bakıp öbürkülerin renklerini görüyorlar, renge sahip olanı değil sadece rengi gördüklerinden az sonra birbirlerini boğazlayacaklar. Burada duraksadı Kokik. Ben çenemi yere uzattığım kollarımın üstüne bıraktım, hüzünlü gözlerimle baktım meydana. Birbirlerini boğazlayınca hepsinden aynı renk kan akacak, değil mi ? dedim. Kokik cevap vermedi. O da bıraktı çenesini kollarının üzerine. Bu şekilde yüzyıl daha bekledim. ” s.61

” Küle Dön…” öyküsünde ihtiyar adam, beşikteki yavrusunu farkında olmadan yakmış ve bunun için senelerce acı çekmiştir. Bu acının tesiri ve evinin küle dönmesi konu edinir.

“Maalesef Yasemin Çok Güzeldi” öyküsü çok güzel ben anlatmayayım. En iyisi kitabı alıp okuyun 🙂 Finali itibariyle bana hafif Abdullah Harmancı öykülerini anımsatan bir öykü olmuştur.

” Kibir  ” öyküsüyle ilgili şöyle bir not düşmüşüm öykünün altına : Söyleneceği şeyi direkt söylemeden bize gösteren bir yazar. Burada bahsetmek istediğim yazarın bir öyküde metafor kullanması değil genel olarak öykülerinde alt metin olmasıdır. Kibir demiyor ama resmini koyuyor önümüze. Söyleyeceklerim bu kadar öykü sizindir okuyucular..

“Yağmacılar” öyküsünde, semtin dönüşümünde değişen rolleri konu edinir.

 

” Kaybolmuş olmaya rağmen, hayata devam etmek çok zevkliydi. Hayatını kaybetmeyen insanlar için devam ederdi hayat… ” s. 16

” Hayat çok acımasız diyenler olmuştur belki size de. Aldırmayın onlara. Hayat, insanın yanında nedir ki. ” s.16

” Yaşamadım,  kıçımdan uydurdum dersem… güzel ülkemin canı yanar.

Yanmaz mı ? Ülke, insanın yanında nedir ki. ” s.20

” Kendimi buldum dedim ya şimdi, gülesim geldi. Kolaydı o kadar. Kendisini bulmuşmuş… ” s.43

” Zaten gelmeyeceğim demişti. Ben, gel demiştim. Gelmem demişti. Bekleyeceğim demiştim. Çok beklersin demişti. Çok bekledim. ” s. 54

” Hayat dediğin böyle geçer de gider. Daha ne olsun. ” s.74

” Bazen insan anlatmak istemez. Şevki yoktur. Neden yoktur ? Neden şevkini kaybetmiştir insan ? Bunlar önemli sorular… ” s. 87

Leave a Comment