Haruki Murakami – Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları

Haruki Murakami’nin Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları  kitabını yaklaşık bir sene önce almıştım. Haruki Murakami okumayı istediğimde bu kitabı sipariş etmiştim. Her ne kadar yorumlar başka kitapları önerse de bunu gördüğüm için o an bunu almıştım. Hem yaşadığı coğrafyanın hikayelerini, hem de anlatımını merak ediyordum. Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları, okuyacağım diyerek sürekli ertelediğimiz kitaplar olur ya benim için onlardan biri olmuştu.  Bayram için memlekete giderken kitabı yolculukta okumaya karar verdim. Hikaye ve akıcılık sayesinde kitabı düşündüğümden daha kısa bir sürede bitirdim. Olay kadar kahramanların düşünce şekilleri, hayata bakışları açısından uzak doğunun çok da uzağımızda olmadığını hissettim.  Sıkı arkadaşlıklar, büyüdükçe çatallaşan hayatlar ve birbirine söylenmediği için yaşanamayan aşklar ve iftiralar… Bunlar bizim hikayelerimizde de kolayca denk gelebileceğimiz temalar. Ancak batı romanında bu temaların biraz daha az olduğu düşüncesindeyim.

Haruki Murakami’nın okuduğum ilk kitabı olduğunu ifade etmiştim. Bu yüzden fikirlerim genel bir yargı belirtmek yerine bu kitaba özel olacak. Öncelikle yazarın en başta söylediği olayın aslını sonuna kadar merakla canlı tutması oldukça başarılıydı. Kitap, 36 yaşındaki Tsukuru’nun  dört çok yakın arkadaşının kendisiyle ilişkisini kesmesinden bugüne uzanan öyküsü anlatılır. Beş lise arkadaşı Kızıl, Kara, Mavi, Ak ve Tsukuru. Aralarında bir tek Tsukuru renksizdir. Bu beş arkadaş oldukça yakınlardır. Liseden sonra sadece Tsukuru onlardan ayrılıp Tokyo’ya üniversiteye gider. İkinci senenin yazında onların yanına gitmek istediğinde telefonlarını açmazlar, en sonunda da bir neden bile söylemeden artık bizi arama diyerek ilişkilerini kopardıklarını söylerler. Tsukuru için ölümü düşünmekle geçen zor bir yaz dönemi olur. Kitap, bu ölümü düşünme evresini anlatan güzel bir cümle ile başlar. “Tsukuru Tazaki, üniversite ikinci sınıftayken, temmuz ayından ertesi senenin ocak ayına kadar neredeyse sadece ölmeyi düşünerek yaşadı. ” Unutamaz, silemez bu ayrılığı ama bir nebze alışmış olmalı ki hayatına devam eder. Ta ki yeni tanıştığı kız arkadaşı onda eksik birşeyleri olduğunu hissettiğini söylemesine kadar. O zaman ilk defa senelerdir taşıdığı bu yükü, bir türlü anlam veremediği bu üzeri tül perdeyle örtülü yarayı temizlemeye karar verir. Bu yarayı temizlemesi bilmediği bir çok şeyler öğrenmesini, kendisini keşfetmesini sağlar. Ve ülkesinden çok uzakta bulur sorusunun cevabını.

Murakami hikayesini anlatırken müziği oldukça fazla kullanıyor. Bazı kısımlarda tekrarlama yapıyor ve romanda sonu bağlanmamasına rağmen anlatılan hikaye ve karakterler var. Gerçi kitabın sonu da bağlanmıyor ama en azından bir akış var. Fazlalık hissi vermiyor. Başlangıçta karakterleri birer paragrafla anlatması da dikkatimi çeken bir diğer anlatım şekliydi.

“Tsukuru Tazaki’nin ölüm düşüncesine kendini böylesine güçlü bir şekilde kaptırmasının nedeni açıktı. Bir gün en yakın dört arkadaşı,”Biz artık seni görmek,seninle konuşmak istemiyoruz” deyivermişlerdi. Doğrudan,ödün vermez bir şekilde,birdenbire. Bir de,böylesine sert bir şekilde ilan edilen bu karara neden maruz kaldığına dair tek bir açıklama bile yapmamışlardı. O da sormaya cesaret edememişti” s.11

“Şöyle haykırdı:”Bana bakın! Bügün biz kazanacağız! Bizim için mesele nasıl yeneceğimiz,ne kadar fark atacağımız! Kaybetme seceneğimiz yok bizim için! Tamam mı! Kaybetmek diye bir şey yok !”” s.15

“Kesin hedefler koymak yaşamı basitleştirir” s.27

“Kendimi başkaları için bir önemi olmayan,değersiz bir insan olarak  düşünmeye başladım sanırım.Hatta kendim için bile.” ” s.40

“”Hala anlamıyorum” dedi Sara “Senin kafanda,senin yüreğinde ya da her ikisinde,o sırada aldığın yara hala duruyor. Bence gayet açık bu. Buna rağmen,şu on beş-on altı yıldır, neden böyle bir şeye maruz kaldığını öğrenmek adına bir çaba göstermemişsin.” ” s.40

” Geçmişi ne silebilirsin, ne de yeniden inşa edebilirsin. Çünkü bu, senin varlığını silmekle aynı şey olur. ” s.41

” Kıskançlık, Tsukuru’nun rüyası sırasında anladığı kadarıyla, dünyadaki en umutsuz zindandı. Neden derseniz, mahkûmun kendi kendini kapattığı bir zindandı da ondan. Birileri tarafından zorla içeri tıkılmış değildi. Kendiliğinden oraya girmiş, kilidi içeriden kapatmış, anahtarını ise kendisi parmaklıkların dışına fırlatıp atmıştı. Dahası, onun orada kapalı olduğunu, bu dünyada bilen tek bir kişi bile yoktu. Elbette çıkıp gitmeye karar verecek olsa çıkıp gitmesi için bu yeterliydi. O zindan Tsukuru’nun yüreğinin içindeydi neticede.  Fakat o kararı veremiyordu. Yüreği taş bir duvar gibi sertleşmişti. İşte, kıskançlığın özü tam da buydu. ” s.47

“Özgürlüğü elinden alınan insan mutlaka birilerinden nefret etmeye başlar.Sence de öyle değil mi? Ben öyle bir yaşamım olsun istemem. ” s.64

“Yaratıcılık dediğin,titizce düşünülmüş taklitlerden başka bir şey değildir.Gerçikçi akımdan Voltaire böyle diyor.” s.65

“”Senin iyi bir insan olduğunu düşünüyorum ve senden hoşlanıyorum.Yani,kadın-erkek ilişkisi açısından” dedi Sara. Sonra kısa bir süre sustu. “Fakat senin yüreğinde taşıdığın bir sorun var .”” s.96

“”İnsanın yüreğinde gerçekten derin bir yara açıldığında söyleyecek tek sözcük bile gelmiyor aklına ” dedi Tsukuru” s.145

” Gerçek dediğin, kumların altında kalmış bir şehir gibidir. Zamanın akışıyla üstündeki kum daha da kalınlaşırsa gerçek iyice derine gömülebilir, yine zamanın akışıyla birlikte kumlar rüzgârla savurulursa görünür hale de gelebilir” s.171

” Doğru sözler, nedense hep iş işten geçtikten sonra geliyordu insanın aklına. ” s. 282

“Korku ve beş para etmez gurur yüzünden, çok önemli insanları yitirme sakın.” s.283

” benden hoşlandığını söylüyor. Herhalde doğrudur. Fakat şu dünyada sadece hoşlanmanın yetmeyeceği bir dolu şey var. Yaşam uzun ve bazen çok acımasız. Kurban gerektiren durumlar da var. Birilerinin bu rolü üstlenmesi gerek. Dahası, insan vücudu zayıf ve kırılgan, kestiğinde kan akıyor. ” s.316

Leave a Comment