Hermann Hesse – Doğu’ya Yolculuk

Doğu’ya Yolculuk, Hermann Hesse’nin Siddhartha’dan sonra okuduğum ikinci kitabı. Siddhartha bir kendini bulma sürecini konu edinmişti, Doğu’ya Yolculuk ise yeni bir keşfi yolculuğu ana konu olarak seçmiş.  Nobel ödüllü yazar, bu kitabında bir cemiyetle Doğu’ya yapmış olduğu yolculuğundan ve bu yolculuğu bir kitaba dökme sürecinden bahseder.

Bir cemiyet tarafından düzenlenen yolculukta bir çok sanatçı, ressam, müzisyen, şair gibi bir çok gruptan kişiler vardı. Bu kişilere dair yazar şu çıkarımı yapar:  “Bu sanatçılar ya da içlerinden bazısı hayat dolu ve sevimli kişiler de olsalar, yarattıkları kahramanlar kendilerinden hiç istisnasız çok daha kanlı canlı, çok daha güzel, çok daha neşeli ve bir bakıma daha diri ve gerçekti.” Gerçekten de bazı yazarlar oluşturdukları karakterlerden çok farklı olmuyor mu ? Yolculuk çok güzel bir şekilde başlasa da bir süre sonra başta küçük olan tartışmalar ortaya çıkıyor. “Tartışmalar saygı ve nezaketle sürdürülüyordu, en azından işin başında böyleydi durum, ilk zamanlar ne kavga dövüşlere, ne de kişisel suçlama ve aşağılamalara yer verilmişti. Başlangıçta bütün dünya karşısında kopmayacak gibi bir kardeşlik bağıyla bağlanmıştık birbirimize.” Sonrasında Leo’nun yolculukta ortadan kaybolması ile beraber tartışmalar da artmaya başlar. Bir süre sonra kahramanımız da yolculuk bitmeden ayrılır. Ayrıldıktan sonra seneler geçmiş içindeki yolculuk hakkında bir kitap yazma isteği diri kalmıştır. Ancak yolculuğa çıkmadan önce cemiyete yolculuk hakkında kimseye bir şey söylemeyeceklerine söz  vermişlerdir. Bu ikilem içerisinde yaklaşık kitabın yarısına kadar sürekli kitabı yazmak isteyip de yazamamasından serzenişte bulunur. “Benim anlatıya gelmeyen öyküme on kez, yüz kez yeniden başlamam gerekse ve her defasında aynı uçurumu karşımda bulsam,her seferinde yeniden başlayacağım, dönüp dolaşıp yeniden koyulacağım işe.”, “Belaları göğüslemeye razıydım. Ama işin peşini bırakmayıp her şeye karşın eserimi tamamlamaya çalışacak, Doğu yolculuğunun anısını belleklerde tazeleyip cemiyeti ululayacaktım” Bu acılı sürecin neticesinde bir gün Leo’yu bulur ama Leo’dan yolculuğa dair bir şey duymaz. Sonra bir gün uyandığındayanı başında Leo’yu görür. Onu cemiyete götürmeye gelmiştir Leo. Cemiyete gider ve cemiyetin olduğu gibi durduğu ortadan kaybolanın kendisi olduğu farkeder.  Burada cemiyetin kütüphanesinde bir başına kalırken şunları düşünür: “Ben saf insan, bu cemiyetin tarihini yazmaya niyetlenmiştim; arşivdeki bu milyonlarca yazının, kitabın, resmin, işaretin binde birini bile sökemeyen, hele hiç kavrayamayan ben saf insani Yıkılmış, anlatılmaz ölçüde budala, anlatılmaz ölçüde gülünç, kendi kendimi anlamaktan uzak, kuruyup bir toz zerresine dönüşmüş, bu nesnelerin ortasında dikiliyordum; bunlarla kısa bir süre oynamama izin verilmiş, cemiyetin ne olduğunu, kendimin ne olduğunu duyup hissetmem istenmişti”  Bundan sonrası da finali bu yüzden burada noktalayalım bu kısmı 🙂

Kitap, yalın anlatımlı biraz tam oturmamış yapısıyla okunabilecek bir kitap.

“En güzel yaşantıların bir özelliği, kendileri de bu yaşantıların havasını solumuş kişilere anlatılabilir olmalarıdır.”

 

 

 

 

“Umutsuzluk erdemle, adaletle, mantıkla yaşamaya ve yaşamın zorunluluklarım yerine getirmeye yönelik her ciddi girişimin bir sonucudur.”

 

 

” Bu ne üzüntü, bu ne telaş böyle”, dedi beni yatıştırmaya çalışarak, “hoş bir şey değil doğrusu, çirkinleştirir, hasta yapar adamı. Çok yavaş adımlarla yürüyelim, insanı sakinleştirmek için bire birdir. Ve birkaç yağmur damlası…  harikulade, değil mi? Havadan kolonya dökülür gibi””

 

Leave a Comment