İhsan Oktay Anar – Kitab-ül Hiyel

İhsan Oktay Anar, gerek anlatımı gerek karakter oluşturma ve gerek olay örgüsü ile roman dünyamızın yaşayan en önemli yazarlarından birisi. Hızlı girişler ve peşi sıra gerçekleşen olaylar okurun kendisini bu olayların şahidiymişçesine dikkatle izlemesini sağlıyor. Kitapta birbiriyle çok da ilgisi yokmuş gibi görünen olaylar görünmez bir zincir ile bağlanmış gibi akıp gidiyor. Kitabın sonlarına doğru bir bakıyoruz ki yüzyıla yakın süre geçmiş oluyor. Kitabın bu şekilde hızlı akıp gideceğini şu satırlar hissettiriyor: “ Kuledebi’ndeki Tamburlu kıraathanesinin, çoğunlukla ariflerden, güngörmüşlerden, sohbet ve kelâm ehillerinden olan ahalisi, asırların tüketemediği bu yorgun dünyanın binbir halini yadedip onda baki kalan hoş ve nâhoş sedalardan dem vururken, laf dönüp dolaşıp çoğu kez bir zamanların Yâfes Çelebi’sine gelirdi. Râviyân-ı ahbar ve nâkilan-ı âsâr kâh hayretü minnet, kâh nefretü ibretle şunları rivayet ve hikâyet ederlerdi. ”

Yapılan benzetmelerin katkısıyla da karakterlerini figür olmaktan çıkarıp ete, kemiğe büründürüp gözümüzün önünde bir beden belirmesine imkan veriyor.

Kitabül Hiyel yasef çelebi ile başlayıp devam eden mucitlerin yaşamını anlatan bir kitap. Zaman olarak Osmanlı’nın son dönemlerinde geçen hikaye III.Selim’den II.Abdülhamid’e kadar olan dönemle ilgili az da olsa bilgiler verir. Kitabın alışılagelen kitaplardan bir farklı yönü de kitapta anlatılan icatların çizimleri. Çizimlerle beraber icat edilecek araçların detaylı anlatımı da yazarın kitaba ne kadar çok emek verdiğini gösteriyor. Ancak bazı kısımlarda araçların detaylarını anlatırken acaba bu kadar detaya gerek var mı ? diye düşünmedim değil.

Kitabın ilk mucidi Yâfes Çelebi. Yâfes Çelebi, yaptığı birbirinden farklı ama her defasında kendisini kurtaracağını düşündüğü icatlarını yaparken ki menkıbeleri okuyoruz. Burada kitabın tüm hikayesine baktığımızda önemsiz görülebilecek ama kitabın önemli bir karakteri olan Zencefil Çelebi’dir. Nişanlanmak üzereyken Yafes Çelebi ile kısa bir sohbeti sonrasında daha da zengin olmayı umarak sürekli Yâfes Çelebi’ye parasını akıtması, babasının mal varlığının bu sebeple eriyip gitmesi ve nişanın da olmaması dikkatimi çekti.

Bir sonraki mucit Yâfes Çelebi’nin artık yaşlandığı için kendisine yardımcı olması niyetiyle köle pazarından aldığı Kara Câlud. Öldüren bir iktidar’ı olan Cedud da muradına eremeden odasında ölür. Sonra ki mücid ise Üzeyir Bey’dir. Üzeyir Bey ise bir okuldan Cedud tarafından yardımcı olarak alınmış akıllı bir çocuktur. Üzeyir Bey devri sırrın çözüldüğü, icadın her şeye noktayı koyduğu dönem olmuştur. Ve bu neticeyle hikayeye . (nokta) konmuştur.

kitapta hoş bir oyunda yer almakta onu da bu yazıya not düşelim.

” iktidar susuzluğu çeken kendisi, Dünya’yı yıllardır bu güçlerin, cebirlerin ve kuvvetlerin toplamı olarak görmüş ve ona hâkim olmak istemişti. O, Dünya’daki bütün güçlerin ve fiillerin öznesi olmak peşinde koşmuş, böylece bir demir külçesini müzik kutusuna dönüştürdüğü gibi, Dünya’yı ve içindekileri de bir makinaya dönüştürmeye çalışmıştı. İşin acıklı yanı, kendisinin de bir makina olduğunu sanmış, ona durmadan yeni parçalar, çarklar, kasnaklar, somunlar, dişliler, bıçaklar, tabancalar, toplar ekleyerek sakatlığını telafi etmeye kalkmış, fakat bu koltuk değneklerinin gideremediği sakatlığı arttıkça artmıştı. ‘İktidar makinesi’ dediği şey, yani onun öz varlığı, sonu gelmez isteklerle büyüdükçe tutkuları da devleşmiş, bu yüzden o, nefret ettiği zaaflarını ortadan kaldırarak benliğindeki son insanca kırıntıları da yok etmişti. Oysa zayıflık denen şey hayat, iktidar ise ölüm değil miydi? O, tabiatın kuvvetlerine hükmetmeye çalışmış, ama aynı kuvvetler onu, yarattığı canavarın içinde kıstırmışlardı. Havasızlıktan yüzünün morarmaya başladığı o anda, demirden olmayan, bu yüzden sevgiyle açan çiçeklerin o güzel kokusuyla yüklü bir soluğu ciğerlerine çekmek için neler verebileceğini düşündü. ” s.67

” Çaresizlik içinde, zihnindeki bu karanlıkta oturup onca debdebe ve şaşaa arasında ağlamaya başladı. Hıçkırıkları artınca içindeki sesi işitti ve o hayali gördü: Ses ona, bu canavarın aslında insanoğlunun kibrinin ta kendisi olduğunu ve kibirin de kendi kendisini tüketeceğini söylüyordu. Böylece o, tahayyül ve hiyel gücünün son kalıntılarını kullanıp, yılana dünyanın en güzel gıdasını sundu ve canavarın kuyruğunu onun çelik ağzına verdi. Kendine hayranlığın çelikten simgesi olan bu yılan kendi kuyruğunu iştahla yutmaya başladığında, çok geçmeden çatırdayan tunç payandaların, yuvalarından fırlayan millerin, devasa zincirlerin gerip büktüğü kasnakların, mıknatısî yataklarda sıkışıp kalan pistonların gıcırtıları karanlığı bastı. Yılanın kendi iktidarı yine kendini tüketiyordu. Dişliler yuvalarından, somunlar vidalarından fırlıyor, kondansatörler ve elektrik tüpleri ardı ardına patlıyordu. Canavar, içindeki, kötüye kullanıp çoğaltılmış bütün ilim ve irfanla, kuyruğunu yuta yuta küçüldü. Tabiatın tutsak kuvvetleri zincirlerinden böylece kurtulduktan sonra hiyelkâr, zihninde sadece bir nokta kaldığını gördü. ” s.140

” Mecliste bulunanların çoğu da gitmeye pek gönüllü değillerdi. Çünkü ta sahura kadar bir tahayyül müsabakası yapılacaktı. Bu müsabakanın kuralları ise son derece basitti: Bir sözlük rastgele açılıp gelişigüzel bir kelime seçilecek ve yarışmacı da bu kelimenin hikâyesini anlatacaktı.  ” s.144

“zeki olanlar menfaatlerini bildikleri için para uğruna cinayet işlerlerken, cahiller ise cahil oldukları, yani düşünsel bir macera yaşamaya güçleri yetmediğinden, zihinlerindeki boşluğu, ne olduğunu bile tam olarak bilmedikleri bir dava ile kapatırlardı. böylece onlar, akıllılar gibi para uğruna değil, inandıkları dava için kan dökerlerdi. peygamberin torunları bile din için katledilmemiş miydi? çocuk şehzadelerin öldürülmesi için bizzat şeyhülislam fetva vermemiş miydi? bir rus yazarı, büyük enginizatör adlı eserinde, isa mesih’i yakmak isteyen bir kardinali anlatmamış mıydı?”

 

Leave a Comment