Kemal Sayar – Yavaşla

Kemal Sayar, daha önceden okuduğum, televizyon programları veya çeşitli yerlerde yazılarını görünce ilgiyle takip etmeye çalıştığım bir isim. Yavaşla kitabı, hayatımızda internetin bu kadar yaygın olmadığı, sosyal medyanın bu kadar yoğun kullanılmadığı  ve insanların bu kadar hızlı yaşamadığı yıllarda 2007 yılında basılmış. O yıllarda yavaşla’manın önemini, hayatın akışında kaybolmanın birey, aile ve toplum üzerindeki etkilerini yazan yazar, şu günlerde kitabı yazacak olsa bu hızın daha da yükseldiğini görünce neler düşünecektir diye merak ediyorum. Girişte abartılı diyebileceğimiz şekilde araba üzerinden hızı anlatan yazar, sonraki sayfalarda hızın yaşamımıza etkisini gündelik örneklerle anlatıyor. Kitap dört bölümden oluşuyor: “Yavaş Güzeldir”, “Modern Mutsuzluk”, “Modern Zamanlarda Aile”, “Benliğin ve Toplumun Krizi” .

Yavaş Güzeldir bölümünde yazar çağımızın çalışma şartları ve ekonomik düzenin getirdikleri netince insanın kendisi ve toplumla olan ilişkilerinde yaşattığı tahribatı anlatıyor. Bu tahribatın farkına varıp yavaşlamayı öneriyor. İkinci bölüm olan “Modern Mutsuzluk” da ise kazanma hırsının hayatımız üzerindeki etkisi örneklerle anlatılıyor. Üçüncü bölüm de ise “Modern Zamanlarda Aile” başlığı altında kalabalık ailelerden çekirdek ailelere dönüşen evlerin yaşadığı aile ilişkilerindeki zorluklara değiniliyor. Son bölümde ise üçüncü bölümde anlatılandan öte kişinin bireyselliği benimseyip toplum ve ahlak kavramlarını zedelemesi anlatılıyor.

“Sevmek için zaman ayırmak gerekir. Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız. Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.”

” doğru’ kılan nedir? Hayatın anlam sağlayıcıları olarak geleneksel değerler çözündükçe, buna her bireyin kendi dağarından bir cevap üretmesi gerekiyor. Günümüzün ‘küresel mutluluk kültürü’ bize, “Ruhundaki iyilik hissine bir bak!” diyor, “eğer keyfin yerindeyse, doğru bir ömür sürüyorsun demektir.” Kendini iyi hissediyorsan, tamamdır! Okey yani. Bir hayatın başarı veya başarısızlığı kişinin kendini yeterince ortaya koyup koyamadığı ile tartılıyor. Evlilikler çok çabuk yıkılıyor, çocuklar pek çabuk yuvalara bırakılıyor. “Eğer kendini ortaya koyamıyorsan hayatın sana sunduğu fırsatları kaçırıyorsun dostum!” diyor bize bu anlayış, “acele et.” Oysa treni kaçırmış olduğumuzu bize kesinkes gösterecek hiçbir kesin bilgi yok ”

” Arabalar erkeklerin yeni şehvet nesneleridir, erkek araba sahipleri gerçekleşmemiş güç ve macera tutkularını makinelerine yansıtır ”

” Yürünerek gidilebilecek yerlere yürünmeli, yürürken düşünmeli. ‘Yürümenin erdemleri’ni doya doya tatmalı insan. Yürümekle bedenimizi fark ederiz ”

” Son söz niyetine: Yavaşlayın! Bu hayattan sadece bir defa geçeceksiniz. ”

” Küreselleşme ve ekonomik akılcılık çağında, pek azımız kendisini emniyette hissediyor. Cüzdanımızda daha fazla para var; ama alınması gereken daha çok şey ve bütün bunları kazanmak için harcanması gereken daha fazla mesai de var”

” İçinde bulunduğumuz çağ, “şimdi”yi yaşamamıza fırsat vermiyor, her şey gelecek için yapılıyor. Bu durumun bizde yarattığı zorlanma duygusu da, bizim ihtiyaçlarımızın çocuklarımızın ihtiyacından önce gelmesine, bu yüzden onları acele ettirmemize neden oluyor ”

” Ne ki şirket onun bütün ruhunu emiyor, geriye bir insan posası bırakıyordu. ”

” Yapmak için ayrılan zaman, olmak için ayrılması gereken zamanı yer bitirir. ”

” Kalenderî meşrepliler, aylaklar, rindler! Dünyaya temenna etmeyenler. “Bir devlet içün çerhe temennadan usandık” diyebilenler. Ne mutlu onlara ”

” Hız uyuşturuyor. Artık her yerde ve hiçbir yerdeyiz. Orada ama buradayız. Dostumuzla sohbetteyiz ama telefonun veya sohbet ağının ucundayız. Aslında bütün varlığımızla bir yerde değiliz, parça parça orada ve buradayız ”

” yaşayabilenler, ‘içime çektiğim hava değil gökyüzüdür’ diyebilenler, eve mutlu dönüyor. ”

” Yavaşlamak ânın keyfini çıkarmayı bilmektir. Ancak yavaşlayarak içimize bakabilir ve ancak yavaşlayarak hayatla konuşabiliriz. Bunun bir parçası da şehirleri yavaşlatmak olmalı ”

” Şehirleri yavaşlatmak, şehrin hızının kesilmesiyle olmaz. ‘Yavaş şehir’, insanların her şeyi saat zamanına göre yaşayıp, zaman baskısıyla her şeyi daha hızlı yapmak isteğine direnebilecekleri bir çevre yaratmakla mümkün olabilir”

” İyi şeyleri yapmak için acele etmeli. Kendi ömrümüzü ve sevdiklerimizin ömrünü güzelleştirmek için yarışmalı. Bir fidan dikmeli. Kuruyan bir ağaca su vermeli. Ânın evlatları olmalı. İnsanlara tebessüm etmeli. Güzellik ve iyiliği dile getirmeli, olmuyorsa susmalı. ”

” Kadere karşı sigortalanamayız. Istırap bir öğretmen. Tahammül ve direnç, insanın erdemleri. Bir ağrıyı bedenimizde gezdirip dinlendirerek de olgunlaşırız. Bir hüzün nöbetinden güçlenerek de çıkabiliriz. Ve nihayet  hayat, çözülmesi gereken bir sorun değildir. ”

” Kötülük, aldığı ufak onaylarla önce küçük adımlar atıp sonra büsbütün kontrolden çıkabiliyor. ”

” Ümitsiz bir dünyada hak aramanın yegâne yönteminin şiddet olduğunu düşünerek yetişen bir kuşak karşısındayız. ”

” Onları hayata bağlayacak, bir yön ve anlam duygusu verebilecek şey, birlikte yapacağımız konuşmayı zenginleştirmek, onlarla hikâyeleri ve hayalleri paylaşmak olabilir. Çocuklarımıza hikâye anlatmalı, onları hikâyelerle emzirmeliyiz ”

” Ancak layığınca sevilmiş çocuklar bıçağın kanatabileceğini, kötü bir sözün can yakabileceğini bilebilir. Kâinatı, yurdunu, insanlarını sevebilen anne babalar; çocuklarını hayatın seslerine açabilen anne babalar başkasını incitmenin bir insan için ne büyük bir zillet olduğunu anlatabilir. ”

” Hayat hep kendimize doğru bir yolculuktur. ”

” Hayat bazen bir şifa verme çabasıdır. Ötekine, kendimize ve bütün varlığa. ”

” Yalnızlık, yani ayrılığın farkında oluş, bugün endişelerin en acı verici olanı. ”

” Herkes gibi olarak, içinde yaşadığı topluma benzeyerek var olduklarını düşünenler de yalnız olabilir. Uyum sağlayan/konformist kişi, kendi kişisel kimliğini feda etmek ve benliğini silmek pahasına sürüye katılır. Yolların çatallandığı noktalarda ben diyememek yalnızlıklar doğurur ”

” İnsan, fark edilmek ister. Oysa giderek aynılaşan ve anonimleşen bir dünyada, fark edilmek zorlaşmıştır ”

” İnsan dili kötürüm ve kekeme bir hal almış durumda. Televizyonun uğultusu, cep telefonunun zırıltısı, hayatın telaşı sahici bir konuşmayı giderek imkânsız hale getiriyor. Oysa insan hikâyeler anlatmak isteyen bir varlık. ”

” İnsan yabancılaşıyor. Sadece ruhuna değil, bedenine de yabancılaşıyor. Dünya artık sisler arasından görünüyor. McDünya’da farklı olmak giderek zorlaşıyor. Bağımlılık ve özerklik, yakınlık ve mesafe, içini dökme ve korunaklı durma gibi ikilemler günümüz insanını çok fazla meşgul ediyor. İlişkilerin, aşkların, dostlukların ve hatta sohbetin bile kısa ömürlü ve sanal olduğu bir dünyada, insanların kendilerini gerçek olarak hissetmeleri zorlaşıyor. Ne dünya ne de kendileri gerçek. ”

” Mutluluğu sağlayan en önemli etken, yakın sosyal ilişkiler. Öznel iyilik hissini, diğer insanlara duyduğumuz bağlılıktan devşiriyoruz. Mutlu olmakla toplumsal bağlılık, bağlanabilme, dostluk kurabilme arasında bir ilişki var. ‘Kalpten kalbe bir yol var’ ve işte o yol, insanları mutlu ediyor. ”

” Günümüzde artan refah ve özgürlüğe karşın, bir bedel olarak, sosyal ilişkilerimizin niceliğinde ve niteliğinde azalma yaşıyoruz. Daha çok kazanıp daha çok harcıyor, fakat diğer insanlarla daha az zaman geçiriyoruz. Gittikçe yalnızlaşıyoruz. ”

” Modern uygarlık, ‘eşyadan yana zengin, zamandan yana yoksul’ bireyler üretiyor. ”

” İnsanları sevmek genellikle ailede başlar derler. Ama bence genellikle ailede de bitiyor ”

” Kravinsky, “İnsan iyi bir şey yapmak istediğinde bunu hemen yapmalı, çünkü bencillik duygusu hemen geri gelebilir” diyordu ”

” Günümüzde ergenlik döneminden itibaren, hayatımızı nasıl kazanacağımız, nerede yaşayacağımız, kiminle evleneceğimiz, çocuk sahibi olup olmayacağımız gibi konularda önemli kararlar almamız gerekiyor. Hayat planlı bir proje olarak yaşanıyor. Hayatın bir proje olarak düşünülmesi, hem bireysel sorumluluk hem de ahlaki bir belirsizlik anlamına geliyor. Eğer hayatımın planlayıcısı ben isem, başarı ve kusurlarımdan da ben sorumluyum demektir. Hayatlarımızın gayesi konusunda bir kafa karışıklığı yaşıyoruz, her bireyden kendi bireysel gayesini keşfetmesi ve onu gerçekleştirmesi bekleniyor. O halde iyi bir hayatı belirleyen şey nedir? Bir hayatı yaşanmaya değer kılan, onu doğru kılan nedir? Hayatın anlam sağlayıcıları olarak geleneksel değerler çözündükçe, buna her bireyin kendi dağarından bir cevap üretmesi gerekiyor. Günümüzün ‘küresel mutluluk kültürü’ bize, “Ruhundaki iyilik hissine bir bak!” diyor, “eğer keyfin yerindeyse, doğru bir ömür sürüyorsun demektir.” Kendini iyi hissediyorsan, tamamdır! Okey yani.
Bir hayatın başarı veya başarısızlığı kişinin kendini yeterince ortaya koyup koyamadığı ile tartılıyor. Evlilikler çok çabuk yıkılıyor, çocuklar pek çabuk yuvalara bırakılıyor. “Eğer kendini ortaya koyamıyorsan hayatın sana sunduğu fırsatları kaçırıyorsun dostum!” diyor bize bu anlayış, “acele et.” Oysa treni kaçırmış olduğumuzu bize kesinkes gösterecek hiçbir kesin bilgi yok ”

” Mutsuzları, dertlileri ‘olağan şüpheliler’ arasına yazan bir uçarılık karşısındayız. ”

” İnsanların ufak arabalar sürdüğü bir mahallede arabanızdan rahatsızlık duymazsınız. Mütevazı bir arabanız varsa, diğer insanların gösterişli arabalara binmelerinden rahatsızlık hissedersiniz. Herkes gösterişli arabalara bindiğinde, bu durumun sağladığı haz, ufak arabalara binmekle eşitlenir. Ekonomik büyümeyle birlikte mutluluğun artmamasının en önemli sebebi budur. ”

” O halde gerçekten ihtiyaç duymadığımız şeyleri satın almamamız ve zamanımızı dostluk, anne babalık, dayanışma gibi solmayan, kaybolmayan, alışıp bıkmayacağımız değerlere ayırmamız gerekir. ”

” Mutluluk dış şartlar kadar içinizde neler yaşadığınızla da ilgilidir. Yani mutluluğun formülü çok açık: Bir sen, bir ben, bir de bebek! Yani sosyal bağ, insan ilişkisi. Kendimi onda seyredeceğim bir yüz. Bana dünya maceramı özetleyecek bir harita. Az daha unutuyordum, dahası da var: Bir kalp, bir ruh, bir de akıl! ”

” Hayata ancak ‘yukarı doğru hareketlilik’ olduğu sürece bir değer biçen, maddi kazanımlar açısından yukarılara çıkmayanları kolayca kaybedenler hanesine yazan bir dünyada, insan ilişkileri kokuşmaya başlar. Sadece güçlü olanın hayatta kalmayı ve saygı görmeyi hak ettiğini düşündüğümüzde, dünya bir yangın yerine döner. Hayatın maddileşmesi, pek çok manevi değeri aşındırdığı gibi, saygının da altını oyar ”

” Modernite gençliği adeta kutsuyor, bütün hayatı gençliğin kendisini tekrar ettiği bir döngü olarak kurmak istiyor. Bu da, yaşamışlığın getireceği derinliği reddetmek anlamına geliyor. ”

” çekirdek aile, bir evvelki nesille en yeni neslin irtibatının kopması, onlardan alınan hayat bilgisinin azalması anlamına da geliyordu. Yaşlılarıyla birlikte büyüyen çocukların sağladığı aidiyet ve süreklilik duygusunun çekirdek aileyle giderek azaldığını, hatta Batıda gittikçe yaygınlaşan tek ebeveynli ailelerle çocukların büyük bir sersemlik ve yurtsuzluk hissi yaşadıklarını söyleyebiliriz ”

MODERN MUTSUZLUK

” İnsan, değiştiremeyeceği karşısında, kaderine rıza göstermeyi bilmeli. “Kaderini sev” demişti Nietzsche, “kaderini sev ki o senin hayatındır.”

” İnsanları tek kimlik üzerinden tanımladığınızda cadı avına çıkmak kolaylaşıyor. Mesela ‘başörtülüler’ dediğinizde başını örten insanların hepsinin birbirine benzediğini, benzer davranış kalıplarına sahip olduğunu ima etmiş oluyorsunuz. Oysa din ve ideoloji, insana bir kıvam verdiği kadar, insanın ruhunda da bir kıvam buluyor. Görünüşleri birbirine benzese de insanların iç dünyaları farklı ve biricik. Her birimizin kendimizi ait hissettiğimiz pek çok mensubiyet var. Çoğul kimliklerimiz, bir çiçek tarhının üzerinde süzülen rengârenk kelebekler gibi dünyayı renklendiriyor, şenlendiriyor ve tüm zorbalıklara karşın, birbirimizle konuşmamızı mümkün kılıyor. ”

” Hakikati sadece kendisinde teşhis eden, başka gerçeklikler de olabileceğini, kendisinin de yanılabileceğini asla kabullenmeyen, uçan kuştan geçen buluttan nem kapan o paranoyak dil. Bu dil, sıradan yurttaşı kışkırtmaz. Temiz ve dürüst insanları hayata bağlayan küçük sevinçler vardır. Bu dil ancak hiçbir şey için emek harcamamış, alın teri ve sebat nedir bilmemiş, kendisini bomboş hisseden ve ancak büyük bir ülkü ile bu boşluğu iyileştirebileceğini düşünen kolaycı avareleri kışkırtır. Bu dil içe kapanmayı, başkasını dinlememeyi, Orwell’yen ‘cehalet kuvvettir’ ilkesini telkin eder. Çünkü milletlerin içe kapanma anları kimsenin kimseden hesap soramadığı zamanlardır. ”

” Temiz ve dürüst insanları hayata bağlayan küçük sevinçler vardır. ”

” Dünyaya kalbiyle sokulanlar çabuk yaralanır; kalp hassastır, hile bilmez. İşte hayatı kalp yordamıyla tanımaya başlamış bu genç kadın, üç dört yıl sonra toparlanmış ve hayata tutunmaya başlamıştır. “Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda” diyor İsmet Özel, babaların gidişinin açtığı yara da kız çocuklarının yüreğinde şifa bulmaz. ”

” Anne babaların çok uzaklarda ve hep meşgul olduğu evlerin yalnız çocukları, duygularını yerli yerince düzenlemeyi öğrenemeden büyüyor”

” İyi anneler çocuklarını dinler, onlara dikkat eder, davranışlarını biçimlendirir ve bedensel, duygusal veya zihinsel temas yoluyla çocuklarında iyi duyguların oluşmasını temin eder. ”

” Toplumsal ve ruh sağlığıyla ilgili pek çok sorunun özünde anne babalığın iyi bir biçimde yapılmaması yatıyor. Oysa bizim çocuklara hayatta karşılaşacakları sorunları çözme konusunda yeterli duygusal teçhizatı sağlayabilmemiz gerekiyor. Bunun için emzirmenin yine baştacı edilmesi, bebekli annelerin evlerde yalnız bırakılmak yerine daha çok sosyalleşmelerinin sağlanması icap ediyor. Yetersiz annelik bundan sonraki nesillerde kendisini tekrarlayacak bir sağlıksızlık demektir. Annelik önündeki tüm zorlayıcı engeller kaldırılmalı, anneler baştacı edilmeli, anne çocuk etkileşiminin en üst düzeyde olması sağlanmalıdır. ”

” “Elini tutmak istiyorum. Ancak elini tutmakla içimin yaralarını iyileştirebilir, ancak sana dokunmakla yatışabilirim. ”

” Modern dünyada birey inzivaya çekildiği, sessiz ve yalnız kalabildiği bir özel köşesi olsun istiyor. Dünyanın sağanak halinde yağan gürültüsünden kaçtığında, onu itirazsız bir sessizlikle karşılayacak bir yuvası olsun. Çocuklar ancak sığınacak bir evleri ve onları saracak bir ana kucağı varsa varlıklarını hisseder ve dünyadan bir şey isteyebilirler. Çocuğun tutacak bir el aradığı gibi, o el de hep tutacağı çocuğu arar. Hayat bir tamamlanma arzusudur. ”

” Erkek çocukları için hayat, baba ve annenin çocukluğa attıkları ilmiklerin çözüldüğü bir serüvendir. Sözgelimi baba, oğlunun ruhunda öyle kocaman bir yara açmış, onu varlığıyla o kadar sindirmiştir ki oğul bir türlü büyüyemez, yetişkinliğe adım atamaz, ebedi bir ergen olarak kalır. Etrafından hep bir baba azarı yiyebileceği korkusuyla hayatı kıyısından köşesinden yaşar, içinde babayla yaşanmış ve mağlubiyetle bitmiş bir savaşın ukdesi dolaşır, bu ukde ruhun kıyılarını döven depresyon dalgalarıyla varlığını hatırlatır. Baba kimileyin o kadar kuvvetli bir gölge düşürür ki oğlunun hayatına, ayrımlaşmayı ve bağımsızlaşmayı başaramayan oğul; babanın bir uzvu, bir uzantısı olarak, bir gölge olarak yaşamaya devam eder. ”

” Çocuklarının gelişim evrelerinde ‘orada olan’ babalar, onlara ne büyük bir iyilik yapıyorlar! Babaları kendileriyle ilgilenen çocuklar duygularını daha iyi düzenliyor, daha yüksek toplumsal ve eğitimsel başarı gösteriyorlar. ”

” Bugünün anne babalarının kafası her zamankinden karışık. Çocuklarına ne demeleri gerektiğini, nasıl davranmalarının doğru olduğunu bilmeyen bir anne baba kuşağı ile karşı karşıyayız. ”

” Anne tedirgin. Çocuğunu bir kurstan ötekine, bale dersinden binicilik dersine koşuşturuyor. Yetmiyor, özel öğretmenlerden evde ders aldırıyor. Bunu yapmak zorunda hissediyor kendisini, çünkü kendisiyle benzeri konumlarda olan hemcinsleri böyle yapıyor. ”

” Rekabetçi, yorucu, rakiplerinizi her an kollamanızı gerektiren, insana durup dinlenme şansı vermeyen yeni bir spor dalı: Anne babalık! ”

” Çocuklarımızı karakter sahibi, dürüst, empatik, cömert bireyler olarak yetiştirmek istiyorsak, onlara iç dünyalarına yönlendirecek ortamlar yaratmalıyız. İç dünya deyip geçmeyin: Kendimizle tanıştığımız, amaç kazandığımız, özbenliğimizi inşa edip benzersiz bireyler olduğumuzu, kendimizi ve dolayısıyla başkalarını takdir eden kişiler olduğumuzu fark ettiğimiz bir yer, bir uzaydır iç dünya. Unutmayalım ki anne veya baba olmak; aklı ve kalbi, sevgiyi ve zekâyı, iletişim ve sessizliği birleştirebilmeyi gerektiren bir sanattır ”

” Ergenlikten sonra beyin pek az büyüyebilir, o yüzden iyi ve güzel bir konuşma çocuk beyninin besinidir. ”

” Oysa güzelliği, iyiliği ve hakikati aramayan bir ömür, sonunda insana beyhude bir debelenme hissinden başka ne verebilir? Herkesi aynı kaderin beklediği, hayatların farklı farklı ancak kaderin ortak olduğu bir dünyada, kimin kazanıp kimin kaybettiğini nereden bileceğiz? Ne banka hesabımız ne de oturduğumuz koltuklar ölüme karşı bir panzehir sunuyor. Kader ortak. ”

” Ahlak, dünyamızı gerçek kılar çünkü sadece gerçek dünyada acı vardır. Gerçek dünyadaki haksızlık can yakar. Başka birisine acı verebileceğimin bilinci beni ahlaklı davranmaya iter. “Ormanları yok edersem bu ülkenin gelecek kuşaklarına acı vermiş olacağım” diyebilen insanlar ağaç katliamı yapamaz. Kendisini bu toprakların hikâyeleriyle emziren bir insan, Üsküdar meydanındaki o güzelim çeşmeye en vandal harflerle bir futbol takımının ismini yazamaz. Ahlakın ötekinin yüzünde başladığına inanan bir kişi, sırada bekleyen insanların önüne geçemez. ”

” Aşk” demişti Hannah Arendt, “ortalıkta gösterildiği an, solmaya ve ölmeye yüz tutar.” ”

” Kişinin ruh arkadaşına ifade ettiği his, tutku ve düşünceler toplum önünde söylendiğinde anlamını kaybeder ve başka bir şey olur. ”

” İnsanın sessizce yaşayacağı bir histir keder, içe doğru derinleşme sağlayan, insanı manevî yönden olgunlaştıran, dünyanın kırılganlığını ve geçiciliğini duyuran bir his. Kederin artık ilerlemiş bir boyutu olarak değerlendirebileceğimiz depresyon, bir sosyoloğun betimlemesiyle, ‘kendi olma yorgunluğu’dur. İnsan bazen kendisi olmaktan yorulup ümitsizliğe düşebilir. Ama bu sürecin sonunda kendisini zenginleştirebilecek bir tecrübe edinir, hayata dair bir bilgi devşirir buradan. İnsanın iç dünyası mahremdir, oraya herkes elini kolunu sallayarak giremez, kırılganlık ve üzüntüler gösteri programlarına meze yapılamaz. ”

” Kendini ürün olarak sunan bir insan türüyle karşı karşıyayız, kendisini iyi satabilirse o ‘bir başarı öyküsü’dür, satamazsa başarısızlığın daniskası! ”

” Siberâlemde kendimizi ifşa etmenin, iç dünyamızı dökmenin ne zararı var?” denebilir. Öyle ya, içini döken rahatlamaz mı? Fakat sosyal psikoloji çalışmaları bize şunu gösteriyor: Duygusal olarak kendini ifşa eden insanlar, karşılığında olumlu bir toplumsal destek alabiliyorlarsa harika, alamıyorlar veya olumsuz tepkiler alıyorlarsa, kendilerini daha da kötü hissedebiliyorlar. Duygularımızı başka insanlara açmak eğer yalnızlığımızı azaltıyor ve bizi toplumsal ağlara eklemliyorsa iyi, ama bizi kabul eden bir izleyici kitlesi yoksa ve boşluğa konuşmuş oluyorsak, kendimizi kötü hissediyoruz.”

” Önyargıda ilk basamak, gruplar oluşturmaktır: ‘Biz ve onlar’ dediğimiz anda, bizi kayırıp onları lanetleyeceğimiz bir iklim yaratmış oluruz. Kendi grubumuzu her şeye rağmen övülmeye, dışarıdaki grubu da yerilmeye layık buluruz. ”

” Kendisini çaresiz hisseden, yalnız, gelecekten korkan ve sorunlarının çözümü için bir kurtarıcı bekleyen insanlar, kapalı zihin yapısına daha kolay savrulurlar. Dış tehditler, böylesi kişilerin düşünce tarzlarını daha da katı ve kategorik olmak yönünde zorlar. ”

” Bu ülkede siyaset ve medya dilinin fazlasıyla tahripkâr, zenofobik ve hamasi olduğunu düşünüyorum. Bir dil temizliğiyle işe başlayabiliriz. İnsanların birbirine göründüğü kamusal mekânları çoğaltabiliriz. Farklı dünya görüşünden insanlar birbirinin gazetelerinde yazabilir, televizyon kanallarında program yapabilir. Gazeteleri resmî bültenler olmaktan çıkarıp sivil kurumlar olarak yeniden yapılandırabiliriz. Unutmayalım ki yabancı, kendi fantezi ve korkularımızı yansıttığımız, bizim öcüleştirdiğimiz kişi veya gruptur. Konuşma dilini simgeler etrafında inşa etmeyi bırakarak, ikonlar yaratıp onlara kutsallık atfetmekten vazgeçerek işe başlayabiliriz. Bizim gibi olmayanı cadılaştırmayı, fikirlerini beğenmediklerimizi hain ilan etmeyi bırakabiliriz. Kızmadan, bağırmadan karşımızdaki insanı dinleyebiliriz. ”

” Cehalet, bütün ülkeyi kanser hücresi gibi kemiriyor. ”

” Milletimizin yeniden yücelmesini isteriz. Sorun şu ki bunun için pek azımız elini taşın altına koyar ”

” Ruh bağlanmak için can atar; farklı kişilikler, yakınlık ve biriciklik için can atar “

Leave a Comment