Mustafa Kutlu – Tarla Kuşunun Sesi

Mustafa Kutlu hikayelerini okurken bir sohbet ortamında bir dinleyiciymişim gibi hissediyorum. Yalın ifadeler, yerel cümleler, halk dilinde atışmalar…  Her biri hikayeyi daha da güzel bir şekilde akıcı hale getiriyor.  Tarla Kuşunun Sesi, birden fazla hikayeden oluşuyor ancak bu iki hikaye birbirinin devamı şeklinde aynı ailenin iki kuşağını anlatıyor. Yörük bir ailenin Osmanlı’nın son dönemlerinden günümüze yakın bir döneme kadar kuşak kuşak yaşadıkları anlatılır. Olay örgüsü, kimi zaman geçişli bir anlatımla birden fazla karakterin yaşadıkları etrafında dönüşler olur. Bu yaşanılanlar ile beraber ülkemizin dönüşümü de anlatıcının penceresinden aktarılır. Birbirinden oldukça farklı karakterler sayesinde çok fazla sayıda hayat hikayesine tanıklık ediyoruz.

İki bölümden oluşan hikâyenin ilk bölümü Sultan Abdülhamid zamanında yaşayan Molla Murat ve çevresini anlatırken, ikinci bölüm Molla Murat’ın ikinci kuşak torunlarının yaşadıkları dönemi ve karmaşıklığı anlatıyor. Bir kahve sohbetinde aktarılarak anlatılan hikayede Molla Murat ile beraber insanın hırsı, aşkları, hataları, hataların ve insanın devamlılığı, tutkuları anlatılıyor. Televizyon izlerken televizyondaki karaktere seslenen yaşlı teyzelerin olaya dahil olması gibi okurken bu karakterlerin hayatlarına dahil oluyorsunuz. Hikâyede, “tarih, futbol, aşk (hem de insanın içine gömdüğü tertemiz bir aşk), ayrılık, hasret, açgözlülük” gibi birçok konu gayet güzel işlenmiş.

Ayrıca bir yerde Mustafa Kutlu anlatımın bir noktasında kendisini de hikayeye dahil eder. ”

-Yahu Mustafa Kutlu!

Evet.

-Ne diye ikide bir kahveye adam sokup destanı kesiyorsun.

-Bir kere o destan değil hikâye.

-Neyse ne!

-Hikâye anlatan arada bir nefeslenecek. Kahveye giren olmaz ise bu nefes nasıl alınacak? Fazla nağme yapma, kır dizini dinle.” 61

Kitabın bir kaç yerinde tarla kuşunun adı geçer. Kitap ismini oradan alsa gerek.

” Efendim ülkemizde yanlış bir kanaat yaygındır. Erkek egemen falan diye. Yok öyle şey. Kararı kapalı kapılar ardında kadın alır, erkek kamuya açıklar. Bu tebligat sırasında kadın erkeğinin bir adım gerisinde durur. Söz erkeğindir mânâsına onu tasdik eder. ” s.52

“Saliha:
— Mutlu musun?
Murat ona kederle baktı:
— Mutluluk ne demek?
— Anlarsın.
— Bilmiyorum ama çok şükür.
Kız üzerine gitti.
— Mutlu musun Murat?
Murat onun gözlerinin içine baktı. Artık beni anla diyen bir sesle:
— Huzurluyum, dedi.
— Yani?
— Yani yara kanıyor. Varsın kanasın. Ne demiş ulu bir zat: ” Derdim bana derman imiş.” Yaramızı yalayarak yaşayacağız Saliha. Şikâyete lüzum yok. ” s.57

” Neşesini kaybeden yarışı kaybeder. ” s.97

” Her şeyin aynı şekilde sürüp gideceğini sanırız. Kâinata ve hayata akıl erdirmeye çalışmak boş. Akıl dediğin bir yere kadar. Nasıl gayba inanıyoruz, olup bitenler için şöyledir böyledir demenin bir mânası yok. ” s.121

” İnsan kötü olmaz, şartlar onu kötü kılar. Bir de doğuştan gelen karakter var. Mizaç. Mizaç değişmez diyorlar. Hazreti Gazali dahi böyle der: Mizaç değişmez, meğer ki insan veli olunca mizacı da değişebilirmiş.  ” s.181

Ve hikaye son sayfadaki bu diyalog ile biter :

– Yahu hocam ne biçim hikâye bu?

– Nesi var?

– Kahramanlar kayboluyor.

– Evet!

– Ama olur mu, insan merak ediyor. Her hadise faili meçhul kalıyor. Hikâyede bir başlangıç var ise bir son da olmalı.

– Sonumuzun ne olacağını bilemeyiz.

– Peki. Hamit Efendi’nin toprakları ne olacak, şunun-bunun elinde mi kalacak? Duyduğumuza göre adam felç geçirmiş, evde yatıyormuş.

– Allah’tan umut kesilmez.

– Ama hoocam bu gidişle destan yarım kalacak.

– Öyle deme, bak Ömer kendi atına binmiş geliyor.

Leave a Comment