Şule Gürbüz – Öyle miymiş ?

Şule Gürbüz ile ilgili okuduğum ilk metin Post Öykü’nün ilk sayısında yer alan röportajıydı. Sorulara verdiği cevapları ile dikkatimi çekmiş, sonrasında da defalarca yazarlığının övüldüğünü okumuş ya da dinlemiştim. Bu zamanlara denk düşen bir zamanda Öyle miymiş ? isimli kitabı yayınlanmış ve ben de satın almıştım. Ancak uzun süre sonra okuyabildim. Bazı kitapları henüz zamanı gelmemiş gibi kitaplıkta bekletiyorum. Öyle miymiş? de o tarz kitaplardan bir tanesiydi. Okuduğumda kendine has üslubu ve zengin kelime dağarcığı ile neden özel olduğunu anlayabildim. Çok farklı bir tarz. Muhtemelen bundan sonra kendisine ait bir metni okuduğumda yazar adına bakmadan Şule Gürbüz metni olduğunu tahmin edebilirim.

Kitabı daha okumaya başlamadan dikkat çeken iki özelliği var: Kiremit kırmızısı renkli kapağı ve arka kapak yazısının olmayışı. Kitap dört bölümden oluşuyor : Cennet Varken Cinnet Olabilir mi ?, Hayır Demeden İtiraz, Öyle Miymiş ? ve  Sanki Daha Dünkü Cennet Kuşuyum. Bölümler anlatı şeklinde. Özellikle Hayır Demeden İtiraz anlatıcının ergenlik, gençlik yıllarına değiniyor. Bir çok sanatseverin yaşaması muhtemel yabancılaşmayı, farklılığını hissetmesini konu ediniyor. Bu bölümde anlatıcının okuma serüvenini, düşünce dünyasındaki değişimleri ve ilgilendiği yazarları öğreniyoruz.  Benim için en dikkat çeken bölümler Hayır Demeden İtiraz ve Öyle miymiş ? bölümleriydi.

Cennet Varken Cinnet Olabilir Mi ? bölümünde kısa denemeler yer almaktadır. Her yazı genelde bitki vb. ifadelerle yer alır. Buradaki yazılarda okura seslenme şeklinde ifadeler vardır.  “Hiç yakınlık kuramadan Allah’a inanan adam güneşe tapandan hâllicedir sanma. ” s.28

Hayır Demeden İtiraz bölümünde ise yazarın okuma serüvenine tanıklık ederiz. Uzunluğuna rağmen ustaca işlenmiş bir bölümdür. Gençliğini anlatıyor. Okuldaki yabancılığından, okuyarak yaşamasından, okurken yaşadığını farkettiğinden bahsediyor.

” Ne oldu tam da bilemiyorum, sanırım insandan tiksintimin ilk tohumu atıldı. Hatta atılır atılmaz boy verdi. Ben bu boyu ve ekileni zamanı ve hâli ile bildim, tanıdım. Ara oldu. Benimle onların arasında ben ve onlar denecek bir ara oluştu.    ” s. 73

” Kimsenin kimseyi incelemeye, incelese bir şey bulmaya, bulsa bulduğunu anlamaya niyeti yoktu. Bu niyetsizliğin dışa vurumu bana neş’e gibi gelirdi. Hiçbir şeye eğilmeyen, eğilemeyen neşelenirdi. Buna rağmen neşe makbul bir şeydi.  ” s.81

” Ertesi sene sonbaharda yine okula başladığımda arkadaşlarımı yine değişmiş, yine bir başkalık içinde görmüştüm. Ama öğretmenler hep aynıydı, onların üzerinden geçen iki buçuk üç aylık süre bir öğleüzeri gibiyken arkadaşlarımın üzerinden bir ömür geçmiş gibi oluyordu. ” s.86

Öyle miymiş? bölümünde miş’li bilmeyip yeni öğreniyormuş gibi bir anlatım mevcuttur. Söylenen ‘miş li cümleler, öznel fikirleri kabulmüş gibi anlatılır. Ve bu bölümde bir vaaz etme hali varmış gibi hissettim. İtirazım Var filmindeki hutbeye benzer ifadeler var.

” Eskiler ağlayana, söyleyene, söylenene inanmazmış, acının sükûtuna ve dile gelmezliğine inanç tammış. ” s.10

” Her havalanan ruha hemen ateş edip yere düşürüyorlar. ” s.31

” Acı başkasının ise ders ve ibret, başında ise bela telakki ediliyor. Hangi acı yukarı taşımak için hangi başa konacak, başın üstü sürekli düzeltiliyor, derdin yuvası bozuluyor. ” s.32

” Söyleyen rahatlıyor, söyledik, kırk kere söyledik deniyordu. Ama bilinmezdi  ki söylemek hiçbir şey.” s.69

” Dili çözülen dert, anlatılabilir dert, hele anlaşılabilir dert, dert değil sosyalleşmenin bir başka yoluydu, bir tür tavlaydı ya da dama. ” s.78

” Her ruhun vatanı var, onu bulmak ve oraya ne kadar çorak ve uzak da olsa gidip yerleşmek oranın lisanını öğrenmek zorunda, ne denildiğini anlamak, ağıtları çözmek zorunda. Bu yolculuğa çıkmak zorunda, kendi vatanında ölmek zorunda. ” s.90

” Herkesin kendi fikrine daha inanarak doğrulduğu tartışmalar neden yapılır? ” s.91

” Denir ki insanın içindeki savaş, kurtla, kuzunun mücadelesi falan nasıl kazanılacak sorusunun basit de cevabı varmış aslında: “Kimi besler, yedirir içirirsen.” ” s.94

” İnsan işte hem bilmez, hem anlamaya yanaşmaz, hem de kendinin sanırmış. ” s.116

” O zamanlar ibadet de tatlılıkla yapılırmış, şimdiki gibi dört rekât namaz kılan doğrulurken cenneti de fazla kalabalık bulmazmış. ” s.122

” Eskinin anlaması kıt değilmiş, az birkaç dergisi ve plak konseri varmış, bilen anlatır, bilmeyen anlamasa da dinlermiş, akmasa da damlarmış. ” s.137

” Bilenlerin öldüğünü gören bilmediğini koyultmuş, bilirmiş ki ne olunsa hep bu yolla olurmuş. Bilen kalmayınca bilinen çoğalırmış. İlim de âlim kalmamasından çoğalmış. ” s.147

” Her canlıya insan dendi, sayı böyle sayıldı, hesap baştan yanlıştı. ” s.168

” Şikâyeti kimse sevmiyor, rıza darıza diyor, şükür de şükür diyor, ama bunu diyen hep elinin tersiyle bir yandan ağzını siliyor. ” s.182

” Neyi hesapsızca yaptıysan, hesapsız bir karşılığa hazırlan. ” s.184

Leave a Comment