Tarık Tufan – Düşerken

Düşerken, Tarık Tufan’ın son kitabı ve ikinci romanı. Şanzelize Düğün Salonu’ndan sonra romancılığını daha iyi bir noktaya getirdiğini düşündüğüm Tarık Tufan’ın bu kitabı karakter oluşturma, kurgu ve kullanılan teknikler açısından oldukça başarılı bir kitap. Bir önceki romanında da hikayeye hızlı bir giriş yaparak başlayan yazar, Düşerken kitabında da bizi hızlıca hikayeye dahil ediyor. Çoğunluğu yolda geçen bu hikayenin tamamını arka koltuktan izliyormuşcasına hikayeyi gözünüzde canlandırabiliyorsunuz. Bunda Tarık Tufan’ın aynı zamanda senarist olmasının da etkisi vardır diye düşünüyorum. Kitap karakterlerinin çok iyi hazırlanmış olması da belki de senaristliğinin katkısıyla olan bir şeydir. Yazarın çok iyi bir gözlemci olduğunu yaptığı betimlemelerden de anlıyorsunuz. Tüm bunların neticesinde de keyifle okunan sürükleyici bir kitap ortaya çıkmış. Ez cümle kitapla ilgili yorumları okurken kitabı klişe bulan, beğenmeyen insanların aksine kitabı oldukça başarılı buldum. Roman sanatı açısından da iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Bazı noktalarda olan küçük eleştirilerimi de aşağıya ekleyeceğim 🙂

Roman bir evden kaçma olayı ile başlıyor. Dikkat çeken bir biçimde farklı dünyaların insanları diyebileceğimiz Julide ile İshak bir sabah evlerinden çıkar ve beraber yola çıkmaya karar verirler. Farklı dünyaların insanları olsa da ruhen ikisi de birbirine yakın, eksik kalmış parçalarıyla kendisini bir başına hisseden iki insan Julide ve İshak. İkisi de bu yola çıkma ile ilgili çekincelere sahip olsa da birbirleriyle gitmelerinin onlara iyi geleceğini düşünür. Kitabın başlangıcındaki alıntı da bana bunu anımsattı: ” Bu belki onu tüketebilirdi; fakat bu kadar güzel bir şeyin içinde onunla beraber tükenmek mukadderse bundan ne diye kaçmalıydı? ” Mahur Beste, Ahmet Hamdi Tanpınar

Düşerken, aslında hayata tutunamamışların  olduğu bir kitap. İshak, yaraları ve boşvermişliği, Julide kendini affedemeyişi ve anlaşılamaması, Nurten ise istediği hayatın dışında bir hayata rıza göstermiş bir karakter. Bu üç karakterden kitabın merkezinde olanlar İshak ve Julide. Nurten’i bir tarafta bırakarak şunu da söyleyebilirim: Bu kahramanların hepsiyle empati yapabiliyoruz. Biraz iyi biraz kötü, biraz düşmüş biraz kalkmak istemiş ama düşerken tanışmışlar.

Belki çok önemli olmasa da iki karakterin de ebeveyn ilişkileri problemli. Julide’nin parçalanmış ailesi, İshak’ın hiç görmediği annesi ile ayrı yaşadığı babası …  Bu kitapta dikkatimi çeken bir diğer nokta neredeyse her bölümün sonunda merak uyandırıcı, hemen ne olduğunu öğrenmeyi isteten derecede şaşkınlık uyandıran olaylar gerçekleşiyor.  Bir çok noktada şaşırtıyor. sürprizlerle dolu ama yapmacık durmuyor bu şaşırtmalar oldukça sahici ve inandırıcı.  Kitapta birden fazla anlatıcı var. Genel olarak İshak ve Julide’den dinlesek de bazı bölümlerde üçüncü tekil şahıs dilinden anlatılıyor.

Kitapta bir çok olay var. Nurten ile ilgili gerçekler, Julide’nin eski kocası, ailesi ile ilişkisi, hastalık dönemi, kendini resme vermesi, İshak’un çocukluğu, yalnızlığı, hayatına dair bilmedikleri. Tüm bu olaylar usta bir şekilde bağlanarak bir çözülmeye, bir rahatlamaya doğru akıyor. İshak ile ilgili gerçekleri anlamamızda Julide’nin etkisi de oldukça fazla. Beraber başladıkları yolun nereye çıkacağını bilmeden ama durmadan devam ederek ilerliyor iki kahraman.

Kitap ile ilgili yapılan yorum ve incelemelerde görüp de katıldığım bir noktaya da değinmek istiyorum. Farklı farklı anlatıcılar kitapta. Üçüncü Tekil Şahıs, Julide ve İshak. Ama anlatım benzer. Tarık Tufan’ın dilini hissediyoruz anlatımda. Oysa Julide ile İshak bambaşka insanlar. Aynı şekilde düşünüp konuşmaları pek mümkün görünmüyor.

İshak’a dair kitaptan bir kaç cümle ile alıntılara geçmek istiyorum.

“Bu yaşa gelmiş adamın söyleyeceği şey değil ama ben herkese küstüm Julide. Bildiğin çocuk gibi küstüm. Kırgın çocukların oyunu terketmesi gibi, alıp başımı giderim sandım, olmadı.  ” s.171

“Bundan önceki teslimiyetlerimin bir tek sebebi vardı. Boş vermişlik. ” s.292

” Julide, biliyor musun, tam düşerken karşıma sen çıktın. ”

” Düşerken mi? ”

” Evet.”

s.154

” Duygularım beni zehirliyor, bunu kimse bilmiyor. İyileştim dediğim anda yeniden kanımı bulandıran lanetli bir döngüye hapsoldum ve bu sonsuzluk çemberi ölümden daha zor. Zerre kadar duygu kalmasın isterdim her yandan kuşatılmış zayıf kalbimin içinde. Keşke bir karanlığın orta yerinde öylece unutulup kalsaydım. Beklenenden erken gelen misafir gibi kapıda beklerken ölüm, alelacele saçlarımı tarayıp güler yüzle buyur etseydim içeri. Oyalanmak için bir sebebim yoktu. Böylece hep genç kalsaydım, hep masum. Oysa şimdi kırık dökük bir yazgım var. Son birkaç gündür kendime aynı soruyu sorup duruyorum: Akşam vakti çalan bir kapıyı dalgınlıkla açmanın bedeli herkes için bu kadar ağır mıdır?” s.33

“Hayal kırıklarının ruhumda açtığı büyük boşlukları zehirli bitkiler kaplıyor. ” s.34

” Hayatın her koşulda devam etmesi gerektiğine ilişkin cilalı inancımız bizi hem hayata hem de birbirimize karşı hissizleştirdi, yabancılaştırdı; aklımıza üşüşen bütün soruları kafamızın arkasına itiveriyoruz. Birbirimize yapabileceğimiz en büyük kötülüklerden birini yapıyoruz; yapmacık tavırlarla, yalan olduğunu herkesin bildiği bir gülüş icat ettik.  ” s. 36

” Bir başıma yaşamayı hemen hemen öğrendim. Hemen hemen diyorum, çünkü insan tek başına yaşayamaz. Yaşamak sandığı şey kendi küflü, rutubet kokan yalnızlığında içten içe çürümek, azar azar tükenmekten ibaret. ” s.36

” Bu dünyada bir tek şey istedim. Bunu gerçekten çok ama çok istedim. O kadar da büyük bir şey değil aslında. Kime sorsanız aynı cevabı alacağınız kadar sıradan. Biri beni anlasın, biri beni gerçekten anlasın; yıllardır kaybolduğum o köhnemiş, toz toprak içindeki, yıkılmaya yüz tutmuş metruk  binadan çıkayım. ” s.58

” Hayatı boyunca istediği hiçbir şeyin bu kadar masalsı bir sihirle pat diye karşısına çıkabileceğine inanmamıştı. ” s.81

” Başkalarıyla konuşmalarımın arasına, romandan öğrendiğim kelimeleri serpiştirmekten gizli bir haz duyuyordum. Ortaokulda okuyordum, iş konuşmaya gelince vakıflar idaresinden emekli adamlara dönüşüyordum. Bir süre sonra arkadaşlarımın arkamdan dalga geçtiğini öğrendim ve o andan itibaren kelimeleri kendime sakladım. ” s. 91

” Bir şeyi çok derinden hissedip de anlatamamak diye bir dert vardı. ” s.99

” Mutlu olabilmek için bir şeyleri bütünüyle değiştirmeleri gerektiğinin farkındaydılar; davranışlarını değiştirmek yerine, sevgililerini, gözaltı torbacıklarını, boyun ve dudak çevrelerini değiştirmeye karar verdiler.” s.146

” Deliren delirdiğini bilse dünyası zindan olurdu. ” s.247

” ”

 

 

 

Leave a Comment