Zülfü Livaneli – Huzursuzluk

Zülfü Livaneli, besteleri ve seslendirmeleri ile olduğu kadar kitaplarıyla da bilinen bir isim. Daha önce okuduğum düşünüp bir türlü hatırlayamadığım kitabı saymazsak Huzursuzluk, okuduğum ilk Zülfü Livaneli kitabı. Hikayesi ve anlatımı ile merak uyandırıcı, okuru kendine bağlayan kurgusuyla kısa sürede bitirilebilecek bir kitap. Televizyonlarda çokça gördüğümüz, konuşmalarda sıkça işittiğimiz gündemin içerisinden dallanıp doğu-batı ilişkisine, dinlere kadar bir çok konuda olaylar anlatılan kitap genel itibariyle başarılı. Zülfü Livaneli denilince herkesin okumalısın dediği Kardeşimin Hikayesi’ni okumak için daha sağlam bir gerekçem var artık.

İki güzel alıntıyla başlıyor kitap. En çok sevdiğim kitaplardan biri olan Huzursuzluğun Kitabı’ndan “Şu küçücük dünyada herkes incitilmiş, herkes yanlış yerde.” ve Muhyiddin Arabi’den ” Kendi yüzümü gördüm senin yüzünde Kendi sesimi duydum senin dudağında.” Kahramanın doğu ile batı arasında kalmışlığını ve içerisindeki huzursuzluğu hissettiren iki alıntıyla başlıyor. Kitabın hikayesi yakın döneme dair bir çok olayı barındırıyor: Mülteci kampı, İşid, Ezidilerin Şengalden sürgünü … Kahramanımız Mardinde doğup büyümüş sonrasında almış olduğu Kolej eğitimi ve Mardinde ailesinden kimsenin kalmaması neticesinde Doğu’dan uzaklaşıp batıya yaklaşmış bir gazeteci. İbrahim. Ailesini kaybetmiş, eşinden yeni boşanmış İbrahim’in bir gün yazı işleri toplantısında Amerika’da öldürülen çocukluk arkadaşının haberini duymasıyla başlar. Toplantıda sıradan bir üçüncü sayfa haberi olacak bu olay, İbrahim’in ilgisini çeker ve çocukluk arkadaşı Hüseyin’in nasıl olup da  Amerika’da öldürüldüğünü araştırmaya başlar. Yıllar sonra Mezopotamya’nın beşiği Mardin’e de bu araştırma sebebi ile gider. Bir gazeteci inatçılığıyla olayın tüm boyutlarını öğrenmek istersen yolu Hüseyin’in ailesine oradan İşid tarafında esir edilip köle olarak satıldıktan sonra yaşlı bir ihtiyarın desteğiyle kaçarak Türkiye’de ki mülteci kampına gelmesi ile olaylar süregelir. Hüseyin’in nişanlısından ayrılarak bu ezidi kıza aşık olması ve evine getirmesi ile olay tek bir olay çizgisine indirgense de bir süre sonra olaylar yine farklı yollara dallanır. Hüseyin vurulur ve Amerika’ya gider; tam işler yoluna girmeye başlamışken vurulur ve ölür. Buraya kadar anlattığım kısımlar spoiler sayılmaz 🙂 Kitabın akıcılığına ve merak uyandıran kurgusundan bir şey eksik eksiltmeyeceğini düşündüğüm için sadece olayları aktardım. Olaylar arasındaki geçişler okuru hikayeye bağlı kılarak, büyük bir merak uyandırıyor.

Olay güncel olmasına rağmen kurgu iyi kurulmuş ve bu güncellik etkisini azaltarak; kimi yerde sahiciliğini arttırarak kitabı daha iyi bir hale getiriyor. Ancak özellikle başlangıç bölümlerinde cümleler arası geçişler, olaylar arasındaki kopukluklar beni şaşırttı doğrusu. Zülfü Livaneli’nin okuduğum ilk kitabı olması hasebiyle başlangıçta yazarın diliyle ilgili şüpheler uyandırdı.

Alıntılara geçmeden son olarak biraz da anlatıcımızdan bahsetmek istiyorum. Özellikle son yıllarda daha sık duyduğumuz “plaza insanları”ndan birisi anlatıcımız. İyi bir gazetede yazmak,durumunun iyi olması ve güzel bir kadınla evlenmiş olmak gibi kendisini yüksekte gösteren bazı özelliklere de sahip. Ancak özü itibariyle Kelam’ın varolduğu daha hissi doğudan doğmuş ve onu hissetmenin ağırlığıyla “huzursuzluk”  yaşamaktadır. Kahramanımız özellikle okuryazar kesimin bu doğudan kopamama batıya tutunamama arasındaki duruma bir çok yerde dikkat çekiyor. Ve yavaş yavaş plaza insanından bir esirin, kendisine göre “düşük” seviyedeki bir kadının gözlerinde merhem aramaktadır. Bu noktadan sinemaya Zeki Demirkubuz’a, başka yönetmenlerin “alt statü” gibi görülen insanların ayaklarına kapanışına dallanırdık ama bu yazıya mevzu değil. Bu arada kalmışlık belki de huzursuzluğunun, isyanının sebebi. İlk olarak Hüseyin’den duyduğumuz ve kitabın geneline yayılan “Ben bir insandım” cümlesini daha sonra kahramanımız için de duyuyoruz. Belki de bu isyandır kitabın siyah renkli olmasının sebebi. Bu mevzu daha da uzar ama biz burada noktalayayım.

Kitabın arka kapağında yer alan ve kitapta da dile getirilen harese olayı da alıntılanmaya, not almaya değer kısımlardan bir tanesiydi : “Harese nedir bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım. Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur…”

Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın anne!” s.17

” Birkaç yıl önce okuduğum, adı galiba Mutluluk olan bir romanda denildiği gibi, biz bu ülkenin okuryazarları, boşluğa düşen bir terapezci gibiydik. Doğu askısını bırakmış, Batı askısını da yakalayamadan aşağı düşmüştük. ” s.65

..zaten hayatta normal olan huzursuzluk durumudur, huzur ise çok ender yakalanan geçici anlardır olsa olsa.” s.99

Zilan’la konuştuktan sonra içinde bir boşluk hisseden İbrahim şu satırlarla kendisini anlatır : ” Bu boşluğu doldurmak için bu satırları yazmaya çalışıyorum, belki de kitap olur ama itiraf edeyim ki bunun amacı ne, bilmiyorum. Yazsam ne fark edecek, yazmasam ne fark edecek diye düşünüyorum. İnsanlar okusa ne olur, okumasa ne olur diye düşünüyorum. İnsanlar okusa ne olur, okumasa ne olur diye düşünüyorum.  İşte Zilan’ı düşündüğüm günden beri ruh durumum bu … ” s.110

 

Leave a Comment