Sabahattin Ali – İçimizdeki Şeytan

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali’nin 1940 yılında yayımlanan kitabıdır. Olay Macide ve Ömer isimli iki karakter çevresinde şekillenir. Bir vapur yolculuğunda Macide’yi gören Ömer’in Macideyle konuşmaya karar verip yanına gittiği sırada bir akrabasını görmesi ve Macide’nin uzaktan akrabası olduğunu öğrenmesiyle başlar hikaye. Daha sonra birbirine aşık olan iki gencin akrabaları ve arkadaşları özelinde olay örgüsü devam eder. Romanın özetinden bahsetmek yerine romandan -kendi adıma – çıkardığım fikirlerden bahsetmek istiyorum.

Sabahattin Ali, içimizdeki Şeytan’a dair tanımlama yaptığı bölümde İçimizdeki  Şeytan’ı şu şekilde tanımlar.

“isteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğimi fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiilerin daimi bir mesulünü bulmuştum: buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… içimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… içimizdeki şeytan yok… içimizdeki aciz var… tembellik var… iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç birşey: hakiklatleri görmekten kaçmak itiyadı var…”

Bahanelerimiz için uydurduğumuz bir kılıftır İçimizdeki Şeytan. Herşeyin suçlusu olarak İçimizdeki Şeytan’ı görüp kolaya kaçıyor, bi nevi vicdanımızı sahte bir sebeple rahatlatıyroduk .

halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması…

Dikkatimi çeken bir diğer bölüm ise Ömer’in arkadaşlarının biraraya gelip saatlerce kitaplardan parçalar okuyup, vatan, millet meseleleri üzerine benzer fikirler öne sürmeleridir. Kitabın sonlarına doğru bu konuşmaların doğruluğuna olan inancını kaybetmiş ve kaybettiği zamanı telafi etmek için başka arayışlara girmiştir. Buraya bir nokta koyup yeni bir paragrafla bu konuya farklı bir şekilde yaklaşmak istiyorum.

Doğru kitaplar insan ufkunda yeni aydınlanmalara sebep olup doğruya giden yolda doğru yol arkadaşları olduğu gibi kötü arkadaşlar da insanı yoldan çıkarmaya çalışan, sürekli yolcuya çelme takmaya çalışan arkadaşlar gibidir. Eğer yararlı konular üzerine konuşmuyorsak, “entellektüel” havasına bürünerek afili cümlelerle kurarak sürekli konuşmak derdine düşmüşsek bunun ne bize ne de başka birisine faydası olacaktır. Maksat bişeyler yapmak değil, güzel bişeylere yol açmak olmalı zannımca. Okumalar da konuşmalar da bu çerçevede ele alındığında daha kıymetli olacaktır.

En sonda hayatında şimdiye kadar yürüdüğü yol hakkında düşünen Ömer, kendisini bulabilmek için yeni bir arayışa girer.

Alıntılar :

“halbuki insan yalniz esas meseleleri halletmek icin kafasini yormali ve teferruat kendiliginden iyi bir sekilde halledilmelidir.”

” iyilik kimseye kötülüğü dokunmamak değil,kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. ”

” İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer… Ne olursa olsun…”

“..omrumuzu kendimize zehir etmememiz icin ne mazideki hayatimiza ve kacirdigimiz firsatlara, ne de istikbalin olmayacak hulyalarina kulak asmayarak bugunumuze hapsolup yasamaliyiz.”

“hayatta hiçbir şey uğrunda ölmek için istenmez. her şey yaşamamız için olmalıdır. Hatta biraz ilerbi gideyim, kendi yaşamamız için… Sen kafanın içindeki yokluğa o kadar saplanmışsın ki, derhal uğrunda can feda edecek bir şey arayarak ikinci bir yokluğa dalmak istiyorsun! Yaşamak, herkesten daha iyi, herkesten daha üstün yaşamak, insanlara hâkim olarak, kuvvetli, belki de biraz zalim olarak yaşamak… Dünyada bundan başka istenecek ne vardır? Hayatını bu gayeye vakfet, görürsün, nasıl birdenbire canlanacaksın! ”

“Etrafımız o kadar çirkefle dolu ki, temiz kalmak için bir tek çare kendi dünyamıza çekilmek ve muhitle, hiç olmazsa manen, alakamızı kesmektir.”

” Ben şuna inanıyorum ki, üç buçuk günlük ömrümüzü kendimize zehir etmemek için ne mazideki hayatımıza ve kaçırdığımız fırsatlara ne de istikbalin olmayacak hülyalarına kulak asmayarak bugünümüze hapsolup yaşamalıyız.. ”

” Ben sana rehber değil, ancak yoldaş olabilirdim, fakat yolu ikimiz de bilmiyorduk ve birbirimize yük olmaktan, birbirimizi şaşırtmaktan başka bir şey elimizden gelmiyordu. ”

” Hayatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın tefarruattan ibaret bulunduğunu görüyordum. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu.”

“Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? ”

” İnsanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtırlar. Bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakiki ismi, “birtakım yabancılar beslemek”ti. ”

” Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum..  ”

“birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş…ne aradığımızı bilemeden aramak…şimdi içim rahat, aradığını bulan ve başka bir şey istemeyen biri gibi sükünet içindeyim…dünya da bundan büyük bir saadet olur mu?”

“İstanbul’dan ayrılmak istemiyoruz fakat senede kaç defa kütüphaneye gideriz? üç beş cadde ile bir o kadar da kahveden başka ne biliriz? fikir hayatı, fikir hayatı diyoruz… en kabadayımız bile gevezelikten başka ne konuşuyor? kahve münakaşalarıyla zihnimizi inkişaf ettirdiğimizi sanmakla pek akıllıca bir iş yaptığımıza kani değilim… bizi buraya asıl bağlayan bir alışkanlıktır… biz burada maksatsız yaşamayı ve boş beyinle dolaşmayı tatlı bir meşgale haline getirmek yolunu keşfetmişiz… hepimizi istanbul’a bağlayan sadece bu… burada insan, kafasını zerre kadar işletmeden mütefekkir bir kimse olduğuna inanmak ve buna başkalarını da inandırmak imkanına malik… bu şehrin ve buradaki muhitlerin dayanılmaz cazibesi işte bundan ibaret!…”

“Hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. ”

” Bence insanlara hükmetmek arzusu manasızdır… Etrafımız o kadar çirkefle dolu ki, temiz kalmak için bir tek çare kendi dünyamıza çekilmek ve muhtle, hiç olmazsa manen, alakamızı kesmektir! ” s.147

“Minimini kafalarımızı, ukalaca kitaplar, birbirinden çürük bilgiler, neticesi olmayan hesaplar ve Allah kahretsin, karmakarışık menfaat düşünceleri dolduruyor… Söyle, hangi ilim, hangi şiir, hangi aşk, hangi devlet bu manzaradan daha güzel daha muhteşemdir ? ”

” Bence sanatkar, kendinden  başkalarına vermeye başladığı zaman sanatkar olur!…”

“Hayat herhalde bir katakulli değildi. Ama neydi? Bu hayatın bir manası olmak icab ederdi. İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı. Lakin tembelliğe alışmş olan kafası bunu bulamıyor, bulmak için uğraşmaya üşeniyor, yanlış veya bayağı olduğunu sezdiği şeyleri de kabul edemediği için selameti firarda buluyordu. Her şeyden, her derin düşünceden, her üzüntülü nefis muhasebesinden kaçmayı itiyat edinmişti. Düşünce adamı olmaktan çıkmış, muhayyile, daha doğrusu kuruntu adamı olmuştu. Etrafında kendisini doğruluğuna inandıracak bir fikir cereyanı bulamadıkça, arkadaşlarının ve hatta hocalarının, büyük ve gösterişli sözler arkasında adamakıllı esnafça işler kovaladıklarını gördükçe kendi muhayyel (düş) aleminde yaşamayı tercih ediyor ve hakikatte sadece muhayyilede yaşamak mümkün olmadığından maddi hayatında tesadüflerin, ani heyecan ve ihtirasların oyuncağı olup kalıyordu. ”

” Ömer, benim kalmamın senin üzerinde en küçük bir tesiri, bir faydası olacağını bilsem muhakkak kalırdım. Hiç inkar etme ve benim yanlış düşündüğümü zannetme; bana olan bütün sevgin, senin üzerindeki bütün nüfuzum, bir parçacık bile seni değiştiremedi.  ”

” Unutmayın ki, dünyada en korkunç şey, ümidini kaybetmektir.  ”

” On günden beri kendi kendimle hesap görüyorum. Müthiş açığım çıktı… ”

” Hayatta hiçbir şey yapmış olmamak gibi korkunç ve utandırıcı bir şey var mı ? ”

” İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. ”

” Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta düzensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz. “

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir